İç siyasette kendi kabulleri ve dinî temelli değer yargılarıyla “hükümet etmekten” öte “hükmetmek” gayretinde olan iktidarın, aynı anlayışla dış politika hamleleri yapması,
TÜRKİYE NEREYE İTİLİYOR?!
İç siyasette kendi kabulleri ve dinî temelli değer yargılarıyla “hükümet etmekten” öte “hükmetmek” gayretinde olan iktidarın, aynı anlayışla dış politika hamleleri yapması, yüz yıllık Cumhuriyetimizin kuruluş temellerini sarsmaya yönelik ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.
Oldubittilerle, yüz yıllık “millet temelli” dış politika eksenimizden uzaklaştırılarak tarihte hiçbir zaman gerçek anlamda hayata geçirilememiş, merkezine bir mezhebi yerleştiren ve geçmişte Müslümanlar arasında kan dökülmesine sebep olmaktan başka bir sonuç doğurmamış “İngiliz tuzağı” ümmetçi (!) siyasetin kaosuna doğru hızla sürükleniyoruz.
1849’dan 1918’e kadar, aralıklarla tam 69 yıl süren savaşlarda Türk milletinin 100 binlerce fazla şehit verdiği; ciğerimizi yakan, bugün bile dinlediğimizde gözlerimizi yaşartan ağıtların ve yanık türkülerin yakılmasına sebep olan Yemen, yeniden gündemimize sokuldu.
Evet, tam 69 yıl boyunca Yemen topraklarında Türk kanı döküldü!
Yemen’de ilk kez, isyancı Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yı işgal ettiği topraklardan çıkarmak üzere ittifak ettiğimiz İngiliz ordusuyla birlikte savaşmaya başladık.
Ancak sonrasında İngilizler, Osmanlı ile birlikte savaşmanın bedelini, “Bu topraklar artık bizim!” diyerek işgallerini sürdürmek suretiyle ödettiler. Böylece 1918 Mondros Mütarekesi’ne kadar İngilizlerle de savaştığımız Yemen topraklarında Türk kanı dökülmeye devam etti.
Dedem İsmail Hakkı Ses, Yemen’de yedi yıl savaştıktan sonra Manisa’ya sağ dönebilen iki kişiden biriydi.
Manisa’dan 43 kişi gitmişlerdi. Yalnızca iki kişi sağ dönebilmişti!
Şimdi, Yemen’e asker göndererek Suudilere yardım edilmesi konusu ülkemizde sıcak tartışmalara sebep olurken hemen ardından iktidarın aynı ideolojik önceliklerinden kaynaklandığını düşündüğüm Azerbaycan ile yaşanan gerginlik gündeme geliyor.
Bütün bunlar ister istemez hepimize aynı soruyu sorduruyor:
Neler oluyor? Türkiye nereye itiliyor?!
Mezhepçi, İhvancı ve siyaseti “dinî hedefler” üzerinden şekillendiren bir iktidarın ekonomi, tarım, sağlık, sanayi ve daha birçok alandaki icraatlarının eksiklikleri, yanlışları ve ülkeye verdiği zararlar, kendisinden sonra gelecek bir iktidar tarafından giderilebilir.
Bu zararların telafi edilmesi, en azından matematiksel ve ekonomik olarak mümkündür.
Fakat “hükümet etmek” üzere devletin dümenine geçen bir iktidarın, Kurtuluş Savaşı sonrasında bizzat milletin iradesiyle kurulmuş “millet temelli” devletin omurgasını kırarak onu “mezhepçi-ümmetçi” bir eksene oturtmaya çalışması, sıradan bir siyasi tercih değişikliği değildir.
Bu, devletin varoluş felsefesine ve kuruluş esaslarına yönelik yıkıcı bir tehdidin ortaya çıkmasına sebep olabilecek stratejik bir adımdır.
Hele ki bu “millet temelli” omurgayı kırıp yerine, İslam dünyasının mezhepler haritası içerisinden bir mezhebi önceleyerek “ümmet temelli” olduğu iddia edilen yeni bir devlet anlayışını yerleştirmeyi siyasi hedef hâline getirmek, aynı zamanda iç barışımızı da tehdit etmektir.
Milletin çok büyük çoğunluğunun açık istek ve onayı bulunmadan, sınırlı bir oy farkıyla iktidara gelmiş bir siyasi kadronun böylesine köklü bir dönüşümü gerçekleştirmeye hakkı da yoktur.
AK Parti, temel sosyolojik çekirdeği itibarıyla yüzde 16-18 düzeyinde olduğunu değerlendirdiğim ideolojik bir oy tabanına sahiptir. İdeolojik çekirdeğinin dışında, merkez sağ seçmenin oylarının bir bölümünü de alarak iktidara gelmiş bir partidir.
İktidar gücünü eline almasının ardından, Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne geçişle birlikte ortaya çıkan ve benim “tek adam rejimi” olarak nitelendirdiğim yönetim anlayışının da sınırlı bir oy çoğunluğuyla kabul edildiği unutulmamalıdır.
Peki, ideolojik çekirdeği yüzde 16-18 düzeyinde olan AK Parti iktidarı, Türk milletinin yüzde 90’ını temsil ediyormuş gibi davranarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş omurgasını kendi ideolojik öncelikleri doğrultusunda değiştirme yetkisini ve meşruiyetini kendisinde nasıl görebilmektedir?
Bu hakkı ve yetkiyi hangi güçten almaktadır?!
Türk devletinin yüz yıllık dış politika anlayışının en önemli kırmızı çizgilerinden biri, Müslüman ülkelerle savaşmaktan ve mezhep çatışmalarının tarafı olmaktan uzak durma ilkesidir.
Bu anlayış, Türkiye’yi bölgemizde yüz yıldır devam eden çatışmalardan ve kaostan koruyan en önemli siyasi ve stratejik zırhlardan biri olmuştur.
Azerbaycan ile yaşanmaya başlayan siyasi gerilimin arkasında da iktidarın aynı ideolojik önceliklerinin bulunduğu kanaatindeyim.
Yemen gündemiyle Azerbaycan meselesi, bu açıdan aynı ideolojik yaklaşımın iki farklı dış politika yansımasıdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bölgesel duruşunu değiştirerek, merkezinde belirli bir mezhebin bulunduğu, dinî öncelikli ve siyasal ümmetçi bir anlayışa yönelmesi, yalnızca dış politikamızı değil, iç barışımızı da ciddi biçimde tehdit edecek stratejik bir değişimdir.
Türk dünyasında barışın, kardeşliğin, güçlü iş birliğinin ve dünya siyasetinde saygın bir güç hâline gelmenin ortak paydası; dinî öncelikler, mezhep tercihleri veya bunlar üzerinden kurulan siyasi baskılar değildir.
Bu ortak payda, her şeyden önce TÜRK MİLLETİNE MENSUBİYET BİLİNCİDİR!
Azerbaycan, bağımsız ve kardeş bir Türk devleti olarak kendi siyasi kararlarını, tercihlerini ve hedeflerini kendi vatanında özgürce belirleme hakkına sonuna kadar sahiptir.
Bize ve diğer kardeş Türk devletlerine düşen ise Azerbaycan’ın egemenlik haklarına ve kendi iradesiyle aldığı kararlara saygı göstermektir.
Azerbaycan-Ermenistan savaşında Ermenistan’ın yanında yer alan ve ona destek veren İran’ın, bugün “başörtüsü” üzerinden Azerbaycan’a yönelik siyasi müdahale girişimleri nasıl görmezden gelinebilir?
İran’ın, Müslüman Azerbaycan’a karşı Hristiyan Ermenistan’ın yanında yer alıp onu desteklerken, diğer taraftan Azerbaycan’a başörtüsü üzerinden din ve dindarlık dersi vermeye kalkışması, siyasi fitne değil de nedir?!
İktidarlar gelip geçicidir.
Fakat milletler ve onların kurduğu devletler kalıcıdır. Asıl korunması gereken de bu tarihî ve siyasi varlıklardır.
Mezhep odaklı, ümmetçi (!) bir siyasi çizgi izleyerek bir taraftan Müslüman halklarla çatışma ihtimalini artırmak, diğer taraftan Türk dünyasıyla karşı karşıya gelmeye yol açabilecek hamleler yapmak, Türkiye’yi son derece tehlikeli bir sürecin içine sürüklemektedir.
Peki, bütün bu gelişmelerin sonucunda Türkiye’nin hem İslam dünyasıyla hem de Türk dünyasıyla ilişkilerinin zedelenmesi, sizce kimlerin işine yarayacaktır?
Kimler, ellerini ovuşturarak, âdeta ağızlarının suyu akarak bir köşede beklemekte ve fırsat kollamaktadır?!
Yoksa Türkiye’yi bu tehlikeli sürece sürükleyen planın ve tuzağın düğmesi, zaten onların parmaklarının ucunda mıdır?
Hakkı Şafak Ses