“Önce Türk Birliği’ni kuralım, sonra Türk Birliği Rusya ve Çin'le birlik kurabilir.” deseydi, siyaseten tartışılabilir ama şeklen daha doğru bir teklifte bulunmuş olabilirdi.

BAHÇELİ’NİN TEKLİFİ:

TRÇ BİRLİĞİNİ KURMAK !

Bahçeli’nin okuduğu cümle aslında:

“TRÇ İttifakı inşa ve ihya edilmelidir.”

Anlaşılıyor ki MHP, Turan’dan yani Türk Birliği’nden şimdilik vazgeçti!

Eğer “Önce Türk Birliği’ni kuralım, sonra bu Türk Birliği Rusya ve Çin ile bir birlik kurabilir.” deseydi, siyaseten tartışılabilir ama şeklen daha doğru bir teklifte bulunmuş olabilirdi.

TRÇ açılımı: Türkiye, Rusya, Çin!

Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Doğu Türkistan, KKTC bu birlikte yer almayacak mı?

O zaman adı TRÇ olmaz; TRÇAÖKKTDTKKTC olmalı.

Ya da önce Türk Birliği kurulur, Turan adını alır; bu sefer isim değişmez. TRÇ olur: Turan, Rusya, Çin!

Zaten cümlenin kuruluşunda da hem “inşa” hem de “ihya” kelimelerinin yan yana yazılması anlam yönünden yanlıştır.

İnşa; yeniden kurmak.

İhya; önce var olan bir şeyi canlandırmak, diriltmek demektir.

TRÇ diye bir birlik dün yoktu. Bugün neyini canlandıracaksın?

Olmayan bir şey için hem “inşa” hem de “ihya” aynı anda kullanılmaz.

Ha, bir de bu beş kelimelik cümlede üç kelimeyi Türk milliyetçisi olma iddiasıyla Arapça kullanma konusu var ki, o konu da Alper Aksoy kardeşimize kalsın!

Ona havale edelim ve bu teklifi ciddiye alarak siyasi açıdan görüşlerimizi paylaşalım.

Türkistan’dan tarih boyunca yönümüz de gözümüz de Batı’ya doğru olmuştur. Binlerce yıl Asya bozkırlarından Anadolu ve Avrupa’ya bitmez tükenmez akınlar ve göçler yapmışız.

Bilinen tarih itibarıyla Attila’dan Alparslan’a kadar…

Truva, Hattiler, Sümerler ve öncesi de var elbette…

Türkler tarih boyunca “güneşi” takip etmişler ve “Kızılelma” hedefleri hep Batı’da olmuştur.

Tarihi bu göç ve fetih hareketine , şehirlerin gelişme yönleriyle coğrafya da şahitlik etmektedir.

Anadolu’da kurulan bütün şehirler Batı yönünde gelişip büyür. En kıymetli ve planlı yerleşim yerleri şehirlerin doğu yönlerine değil, Batı yönünde olmaktadır.

Herkes bulunduğu şehrin hangi yöne doğru geliştiğine bakarak bu coğrafi işareti görebilir.

Türkler Orta Çağ’da altın devrini yaşarken Batı karanlık bir dönemdeydi ve medeniyet olarak çok gerimizdeydi.

Ama buna rağmen Batı’ya yürüyüşümüz ve seferlerimiz devam etmiştir.

Yani bugün Batı sadece modernleşme ve çağdaşlaşma ölçüsü iken, dün Batı’dan alacağımız ne modernite ne de çağdaşlık vardı. Buna rağmen Batı’ya yürümeye devam ettik.

Doğu-Batı arasındaki medeniyet geçişleri en yoğun ve en sert etkileşimini Haçlı Seferleri ile yaşamıştır. Batı’daki Aydınlanma Çağı, Haçlı Seferleri sonrası başlamış, coğrafi keşiflerle hızlanmıştır.

Batı’da başlayan Aydınlanma Çağı 1600’lerden sonra hızlanmış; fakat aynı çağda bizler tam tersine bağnazlığın kuyusuna yuvarlanmış ve ilmin rehberliğini terk etmeye başlamışız.

Medreselerimiz Semerkant merkezli Mâtürîdîliği terk etmiş, Arap merkezli Eş’arîliğin çemberine girmiştir.

Bu çemberi 1923’te Atatürk’le birlikte kırmış ve tekrar ilmin rehberliğinde, aklın önderliğinde Cumhuriyet dönemi yolculuğuna çıkmayı başarmışız.

Bu yolculuk hâlen devam etmektedir.

Batı medeniyetinin kurduğu siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal birlikteliklere dâhil olan tek doğulu ülke Cumhuriyet Türkiye’’sidir.

Elbette emperyal hedeflerinden asla vazgeçmeyen Batılı iktidar güçleri ve hükümetleri, Türkiye ile ilişkilerinde önce kendi çıkarlarını gözetmiş, sonra da Türkiye’nin kendileriyle rekabet etmesini engellemek için acımasız ve egoist bir taktikle davranmışlardır.

Gümrük Birliği ve AB’ye giriş süreci bu gerçeği açıkça ortaya koymuştur.

Fakat bir şeyi karıştırmamalıyız:

Batılı kamuoyu ve halkları ile Batılı ülkelerin yönetimine gelmiş güç merkezlerini ve iktidar çevrelerini birbirinden ayırmamız gerekir.

Batı’nın bugün başardığı ve onu güçlü kılan çok önemli iki şey vardır:

Birincisi, demokrasi ve seçimler yoluyla iktidarı değiştirme gücü ile halkın sivil, örgütlü protesto gücü;

İkincisi ise demokrasinin denge ve denetim sistemlerini sağlam, bağımsız kurumsal yapılarla koruması ve yöneticilerinin nepotizme asla bulaşamamasıdır.

Siyasi iktidarların müdahale edemediği üniversiteler ve bilimin özgürce yapıldığı ortamlar da Batı’ya özgü kurumsal sağlam yapılardır.

Özgür basın, denetlenebilir devlet bütçesi ve suç varsa hiç kimsenin hesap verme ayrıcalığı olmaması çağdaşlık seviyesinin göstergesidir.

Bunların hiçbiri ne Rusya’da ne de Çin’de vardır. Hatta Doğu’daki birçok ülkede de yoktur.

Batının kendi içinde asla taviz vermediği bu hususları aynı duyarlılıkla “doğu” için düşünmediğini ve çifte standart uyguladığını elbet biliyoruz

Burada konumuz ittifaktır.

Yani Batı’nın karşısında yeni bir blok arayışında mı olacağız, yoksa Batı ile ilişkilerimizde, iktidarların ötesinde, Batı’nın ulaştığı sosyal, siyasal ve sivil kurumsal yapıların benzerlerini kurarak aynı seviyeye ulaşmayı mı hedefleyeceğiz?

Batı’nın medeniyet olarak eleştirilecek, tenkit edilecek sayfalar dolusu kirli bir bagajı vardır.

Konumuz bunlar değildir.

Mesele iyi anlaşılsın diye yakın zamandan bir örnek vereyim:

İspanya, İtalya ve Almanya’da faşistler ve Naziler iktidara geldiler. Soy ve kan ırkçılığını siyasi bir güç olarak propaganda ettiler ve Almanya’da seçimlerle iktidara geldiler. İkinci Dünya Savaşı’na sebep oldular.

Sonrasında bu ülkelerin toplumları yeni yönetimlerini yine demokrasi bilinciyle seçtiler ve kurumsal yapılarını yeniden ayağa kaldırdılar.

Buna benzer bir örneği Doğu’da herhangi bir ülkede gösterebilir miyiz?

Rusya çoğu zaman Batılı kabul edilir.

Zaten Deli Petro Petersburgu bir üniversite ve ilim şehri yaparken de örneği BATI idi.

Tüm bilinen ilim adamlarını büyük imkan ve vaatlerle Batı’dan Petersburg’a toplamaya çalıştı.

Japonya’nın 1890 larda başlıyan “Meiji Restorasyonu” döneminde de örneği Batı sistem ve kurumsal yapıları idi.

Çin’de Ekim 1978 Deng’in Japonya seyahatinin esas hedefi de Japon kalkınmasını model almak istemesi idi.

Bu ziyaret sırasında söylediği şu cümle bu niyetin açık ifadesi idi: “Artık siz öğretmen biz öğrenciyiz.”

Yani aslında 20. Yüzyılın başında Rusya, Japonya ve Osmanlı’nın modernleşme hikayesi Batı’ya dönen yüzleri ile başlamıştı.

Daha sonra Çin, Japonya üzerinden bugünkü konumuna gelen adımları attı.

Bugün Batılı toplumlar Doğu’dan neyi alacaklarını biliyorlar. Kurdukları medeniyetin ülkelerini maddi güç ve zenginliğe ulaştırdığını ve refah içinde yaşadıklarını görüyorlar. Ancak eksik olan, insanın ruhsal yapısındaki zenginlik ve bunun sebeb olduğu büyük boşluğu dolduramamalarıdır.

Ürettiklerini satmak ve üretmek için gerekli hammadde ve enerjiyi sorunsuz olarak sağlamak için Doğu’ya ihtiyaç duymaktadırlar.

Rusya, Çin ve Türkiye ittifakı hangi hedef için kurulacak?

ABD ve AB’ye karşı gerekirse birlikte savaşmak ve Batı medeniyetini yıkmak için mi?

Ya da ABD’nin İsrail ile bize saldırmasını önlemek için mi?

Yoksa Topraklarımızı korumanın yanında, Kudüs’ü kurtarmak, yeniden Orta Doğu’nun hâkimi olmak için mi?

Tabii bu arada belki Doğu Türkistan’ı da özgürleştiririz (!)

Yani güvenlik gerekçesi dışında hangi gerekçe, Rusya ve Çin ile —ki onlar zaten başka ittifaklar kurmuş ya da kurmaya çalışıyor— bu üç devleti bir araya getirmenin sebebi olabilir?

Batıya yönelik izlenen politikalardan ve ortak kurumsal yapılarında koparak yeni bir blok arayışını önce siz şu spor ve futbol camiasına bir kabul ettirin sonrası Allah Kerim !

Ayakları havada, iyi çalışılmamış ve tarihî gerçeklerden uzak; güvenlik hariç (o da şüpheli ve uzun yıllara dayalı bir süreç gerektirir) hiçbir ortak paydası olmayan bir teklif.

Esas önemli olan, bu teklifin niçin tam da bu dönemde, 3. dünya savaşının eşiğinde ortaya atıldığını sormak ve cevabını vermektir.

Bu sorunun cevabı çok daha önemlidir.

Hem iç siyasete hem de güya dış siyasete yönelik, bana göre sözde kurnazca bir blöf yapılması istenmiş, Bahçeli’de çok sırıtan ve basit bir blöfle de olsa gereğini yapmış gözüküyor.

Yerlerse !

Sizce yerler mi?

Hakkı Şafak Ses