Muhalefetin dağınıklığı ve güven vermeyen yönetici kadrolarının beceriksizliği, muhalefet cephesinin hâli, acaba gerçekte AKP iktidarının ve Erdoğan’ın şansı mı?
AKP VE ERDOĞAN YÖNETİMİ BAŞARISIZ OLUNCA BEDELİNİ KİM ÖDEYECEK?
İktidar karşısında huzursuz, güvensiz ve karamsar halk çoğunluğu, zaman geçtikçe “otoritesiz bir çoğunluk” olarak hızla büyüyor.
Başta ana muhalefetin dağınıklığı ve güven vermeyen yönetici kadrolarının beceriksizliği olmak üzere muhalefet cephesinin bugünkü hâli, acaba gerçekte AKP iktidarının ve Erdoğan’ın şansı mı?
AKP ve Erdoğan’ın şansı olarak görülen bu olay, aslında Türkiye’nin gündeminde yakın gelecekte yüzleşeceği muhtemel kızgın kitlelerin daha da güçlenip büyümesini besleyen büyük bir şanssızlık mı acaba?
Cumhur iktidarının devamını ve iktidarda kalmasını sağlayan, etkisiz ve halka güven vermeyen muhalefet partilerinin yönetim kadroları, bu “organik ve otoritesiz” büyüyen endişeli ve güvensiz halk kitlelerinin kendilerinden bağımsız büyüdüğünün ne kadar farkındalar?
Ve asıl mesele, bu kendiliğinden büyüyen kızgın, gergin kitleleri nasıl yönlendireceklerine ya da yöneteceklerine acaba kafa yoruyorlar mı?
Niçin “organik ve otoritesiz muhalefet kitleleri” diyorum?
Çünkü halkın memnuniyetsizliği ile büyüyen muhalefetin en belirgin özelliği “kendiliğindenliği”.
Yaşadığı günlük sorunlar ve gelecek endişesi yanında mevcut yaşam şartlarının her geçen gün bozulması ve kötüye gitmesini şahıs ve aile olarak bizzat kendilerinin yaşıyor olması.
Tahrik, kışkırtma ve suni olaylarla değil, bizzat hayatın içinde yaşamak mecburiyetinde kalınan şartlar oluşturuyor bu organik muhalefeti.
Ekonomi politikalarında dibe vurmuş olan bir iktidarın tabii sonucu olarak ortaya çıkan bir gerçeklikle karşı karşıyayız.
Hatta ana muhalefet, saçma sapan açıklamalar, anlamsız eylemler ve çirkin olaylarla gündeme hiç gelmese, belki bu kızgın kitleler daha etkinleşecek ve hızlı büyüyüp organize olacak ve ülkeyi seçim ortamına sokacaklar.
Bu büyüyen mutsuz kitlelerin bir özelliği de sosyolojik olarak ve siyasi görüş olarak ayrışmamış olması ve tüm halk kesimlerini kapsıyor olmasıdır.
Türkiye’de sadece nüfusun %10’unu geçmeyen mutlu bir azınlık var. Onlar da sahip oldukları servet ve güçlerini yurt dışında garantiye almak derdindeler.
Tarım sektörü, işçiler, esnaf, emekliler, orta ölçekli sanayiciler, serbest meslek grupları, hizmet sektörü ve bu gelir gruplarının bakmakla yükümlü olduğu nüfus, ülkenin %90’ını oluşturuyor.
Halk, işlerin iyi gitmediğinin farkında.
Ve gelecek endişesi ile birlikte kendini çaresiz hissediyor.
Ülke içinde başarısız bir iktidar sonrası güçlü, etkin ve iktidarı almaya hazır olmayan ve halka güven vermeyen güya ana muhalefet de en az başarısız iktidar kadar milletin başına büyük belalar açılmasının bir başka potansiyel tehdidini oluşturmaktadır.
Gittikçe büyüyen ve ekonomik sıkıntılar yanında “adalete” olan güveni yerlerde sürünen mutsuz, tedirgin ve çaresiz kitleler, ağustos ayında kurumuş otların yangın çıkarma tehlikesine eş değer toplumsal çatışmaların zeminini oluşturma aşamasının sınırına yaklaşmış durumda.
Bugün gösterilen sabrın ve şimdilik toplumda hâkim olan sessizliğin ve sakinliğin tek sebebi, bölgemizdeki savaş ve muhtemel 3. Dünya Savaşı tehdidinin kabus gibi ülkenin üzerine çökmüş olmasından dolayı duyulan güvenlik endişesidir.
İşte asıl tehlike de bu noktada düğümlenmektedir.
İktidarın başarısızlıkları karşısında hızla büyüyen ve nefreti kızgınlığa dönüşen bu “organik”, organizesiz yani örgütsüz halk muhalefetini, eğer gelecek iktidar adayı bir siyasi ya da güç birliği ümit olup kontrol edemez ise işte o zaman işimiz çok daha zorlaşacaktır.
Çünkü o zaman bölgesel savaşın planlayıcıları ve sahadaki aktörleri bu kızgın halk kitlelerini çok kolay kışkırtabilecek ve iç karışıklıkların fitilini ateşleyebilecek bu fırsatı değerlendireceklerdir.
İktidar ve paydaşları, büyük güç, servet ve siyasi muhalefetle karşılaştırıldığında orantısız bir yaptırım gücüne sahip yetkiler ile siyaset yapıyor ve rakiplerine “düşman hukuku” tavrı ile politik duruş sergiliyorlar.
Kendisine muhalif olanları bu milletin parçası olarak değil, tasfiye edilmesi, yok edilmesi ve dağıtılması gereken bir unsur olarak görüyor.
Bu durum, “ben varsam ülke ve devlet var, ben yoksam zaten ülke de yok, millet de yok, devlet de yok” kabulüne dayalı bir siyaset anlayışını ortaya çıkarıyor.
Bu iktidarın sahip olduğu güçler onu büyük bir “kibre” sıçratmış durumda.
“Benim yaptığım en doğru, ben bilirim ve benim dünya görüşüm ve kadrolarım tek çözümdür ve benden başka bu ülkeyi yönetecek akıl ve siyasi kadro yoktur!” görüşü iktidarın tek hâkim görüşüdür.
Bu görüş, bu yetki ve güçle bir iktidarın elinde olursa, iktidarda kalmak ve asla iktidarı terk etmemek için tüm emrindeki kurum ve devlet güçlerini kontrolsüz ve denetimsiz kullanma hakkını kendinde görür.
Çünkü ona göre “kendinden başka” çare yoktur ve çözüm onsuz da asla olamaz.
Peki, gerçek böyle mi?
Asla böyle değil!
Kibirin güç zehirlenmesi ile tepelere çıkardığı her güç sağırlaşır, körleşir ve aklı örten bir nefsin örümcek ağına düşer.
Bugün halk kitleleri kimin gitmesine ve kimden kurtulunmasına karar vermiş durumda. Bunda şüphe yok. Fakat asıl mesele, kime ya da kimlere iktidarı vermek sorusuna henüz cevap bulmuş değil.
Bu noktada en büyük vebal ve sorumluluk Türk milliyetçilerinin.
Çünkü bugün Türkiye’de ideolojik disiplini olan ve fikrî temelleri meşru ve yanlışlanmamış tek fikir “milliyetçiliktir”.
Diğer tüm ideoloji ve fikrî tezler çürümüş ve başarısız olmuştur. Kadroları dağılmış, düştükleri fikrî boşluk birliklerini dağıtmış ve hedefleri kaybolmuştur.
En son AKP iktidarı ile “din merkezli, ümmetçi siyaset” de bir kez daha başarısız olmuş, ümit olmaktan çıkmış, hatta kirlenerek zilletle yüzleşmenin eşiğine gelmiştir.
Sınıfsal iddiaya dayanan sosyalizm ve türevleri ile bireyin güç ve zenginliğine dayalı mal ve hizmet pazarını küresel güçlere teslim eden liberal-kapitalist sistemler de siyasi partilerin iktidara gelmek için merkezine aldığı görüşler olmaktan çoktan çıkmıştır.
Her parti kıyısından ve köşesinden “milliyetçi” duruş ve söylemlere ihtiyaç duyar olmuştur.
Çünkü “tarih milletler mücadelesidir!” gerçeği bir şamar gibi günümüzde tüm ülkelerin yüzüne ya inmiştir ya da inmek üzeredir.
Türkiye’de hızla büyüyen ve gittikçe kızgınlaşan kitlelerin önüne geçecek ve onu “millet”, “ülke” ve “devlet” yararına yönlendirecek tek siyasi güç, Atatürk’ün yüz yıl önce yaptığı gibi onun metot ve yöntemleriyle harekete geçecek olan Türk milliyetçileri ve vatanseverlerdir.
Artık bu gelinen noktada, iktidarın kibir ve güç zehirlenmesinden; sözde ana muhalefetin de “nasıl olsa bize muhtaçlar” şımarıklığından ve kalitesiz siyasi oligarşik örgütünden bir gelecek ümidinin kalmadığını geç olmadan görmemiz gerekiyor.
“CHP’siz olmaz!” siyasi iddiasını; “Bu CHP yönetimi ile zaten asla olmaz!” demeliyiz ve asıl kurmamız gereken cümle şu olmalıdır derim:
“Türk milliyetçilerinin öncü ve paydaş olmadığı hiçbir siyasi çözüm asla başarılı olamaz!”
Merak etmeyin, son satırı okuduğunuzda “bir türlü ortak hedefte birleşemeyen mevcut milliyetçi partilerle mi?” diyorsunuz, biliyorum.
Ama merak etmeyin; “milliyetçi ve vatansever” taban, tavanı ya bir hedefte birleşmeye mecbur bırakacak ya da katılmayanı tasfiye etmekle kalmayacak, insan içine çıkamaz hâle getirecek!
Hakkı Şafak Ses