Ulu Cami’yi ilk ne zaman fark ettiğimi hatırlamıyorum. Zaten bazı yerler fark edilmez; insanın içine sızar, sonra bir bakarsınız ki oradaymış hep.
Adıyaman Ulu Cami
Ulu Cami’yi ilk ne zaman fark ettiğimi hatırlamıyorum. Zaten bazı yerler fark edilmez; insanın içine sızar, sonra bir bakarsınız ki oradaymış hep.
Benim için Ulu Cami, bir ibadet mekânından çok, hayatın nasıl aktığını öğrendiğim ilk açık hava dersliğiydi. Sırtını dayadığı, bizim kale dediğimiz, ama sonradan höyük olduğunu öğrendiğimiz tepenin hemen arkasındaki mahallede otururduk. Hepi topu kaç mahalleydik ki. Ayakkabı boyacıları avlu duvarının dibinde otururdu. Tuvalet kapısıyla cami kapısı arasında, yaz kış aynı kaldırımda… Orası onların yeriydi; kimseye ait değildi ama herkes bilirdi. Sabahın köründe sandıklarını dizer, günün ne getireceğini beklerlerdi. Beklemek burada bir alışkanlıktı; hatta bir meslekti. Boyacılar ayakkabı beklerdi, gündelikçiler iş, seyyar satıcı müşteri, çocuklar ise büyümeyi.
Boyacıların suskunluğu hep dikkatimi çekmiştir. Ne selamları boldu ne sözleri. Sanki ağızlarından çıkacak her kelime, ellerinin ustalığından bir şey eksiltecekmiş gibi davranırlardı. Konuşmazlardı ama ayakkabılarınızla uzun uzun ilgilenirlerdi. Paçayı katlayışlarından, naylonu yerleştirirkenki titizliklerinden, fırçayı deriye bastırışlarından anlardınız: Bu iş aceleye gelmezdi. Hayat gibi.
Ayakkabı boyatmak bir temizlik işi değildi sadece; bir durma hâliydi. İki ayağınızı da teslim eder, kısa bir süreliğine hayattan elinizi eteğinizi çekerdiniz. Fırçanın ritmi, insanın içini sakinleştirirdi. Masaj gibi… Hamam sıcaklığı gibi… Bitmesini istemezdiniz. Elleri nasırlıydı, dokunuşları yumuşaktı. Yoksuldular belki ama özensiz değillerdi. Suskun, biraz kibirli, ama onurlu. Caminin öbür tarafında gündelikçiler dizilirdi. Boy boy, yaş yaş… Arabaya ilk kimin bineceği belli olmazdı. Koşu başlar, itiş kakış olur, sonunda biri seçilirdi. Bu çoğunlukla ilk binendi. Seçilmek, o gün eve ekmek götürmek demekti. Seçilemeyenler karşı kahvede çay içer, sonra tekrar gelip aynı yere dizilirdi.
Etraf bir sahne gibiydi. Kirli Derviş fıstık kavurur, Papandro maydanoz dizer, Kel Şükrü emmi lokantasının önünde müşteri kollar, simitçi çocuk kalanları satmanın derdine düşerdi. Ustasından kaçan çırak, geç kalan demirci, el arabasına yaslanmış “satmasam da olur” rahatlığıyla Ebzer emmi… Herkes yerli yerindeydi. Kimse kimseye benzemiyordu ama herkes bu şehrin aynısıydı.

Ulu Cami’nin çevresinde zaman yavaşlardı. Bir ayakkabı boyası kuruyana kadar şehirden onlarca hayat geçerdi önünüzden. Toz ve çamur çamur eksik olmazdı. Işıldayan ayakkabılar bile birkaç adım sonra şehrin rengine bürünürdü. Belki de bu yüzden kimse çok parlatmazdı hayatı; nasıl olsa tozlanacağını bilirdi.
Şimdi dönüp bakınca anlıyorum: Ulu Cami, bu şehrin vicdanıydı. Kim olduğumuzu orada görürdük. Kim olduğumuzu unutmamak için oradan geçerdik. Taşları dua tutardı belki ama asıl tuttuğu şey, alın teriydi, bekleyişti, sessizlikti. Ulu Cami, bu şehrin kalbi falan değildi; terazisiydi. Kim ağır, kim hafif; kim çalışmış, kim savrulmuş; kim susmayı bilmiş, kim boş konuşmuş… Hepsi orada tartılırdı. Kimse kimseyi yargılamaz, herkes yerini bilirdi. Ayakkabılar parladığında değil, tozlandığında gerçek olurdu burada. Bu şehir, süslü olana değil, dayanabilene kıymet verirdi.
Ulu Cami’nin taşları dua ezberlemiş olabilir; asıl ezberi, insanların ayakta kalma çabasıydı. O kaldırımda bekleyenlerin hiçbiri kendini anlatmazdı; zira hayatlarını anlatacak vakitleri yoktu. Konuşmak lükstü, susmak mecburiyet. Onur, fırçanın ritmiyle, nasırlı parmaklarla, sessizce kazanılan ekmekle taşınırdı.
Bugün oradan geçiyorum. Boyacılar yok, gündelikçiler dağılmış, sesler değişmiş. Her tara toz. Duman. Gürültülü. Toz hâlâ aynı toz. Çamur hâlâ aynı çamur. Şehir büyümüş gibi yapıyor, ama hâlâ aynı yerden sınanıyor. Ulu Cami yeniden yapılıyor. Bazı yapılar yıkılmasın diye değil; unutulmasın diye ayakta kalır.
Bazı şehirler meydanlarıyla anlatılır. Adıyaman Ulu Cami'siyle hatırlanır. Orada hayat süslenmeden yaşanırdı.