Tam kırk üç yıl önceydi. Sabah ayazının üşüttüğü bir gün de Gölbaşı' nda, Gaziantep'e giden TURAY firması otobüsünden inmiş, Adıyaman'a giden yolda araba bekliyordum.

Tam kırk üç yıl önceydi. Sabah ayazının üşüttüğü bir gün de Gölbaşı' nda, Gaziantep'e giden TURAY firması otobüsünden inmiş, Adıyaman'a giden yolda araba bekliyordum. Az sonra zayıf, esmer, her halinden asker olduğu anlaşılan biri geldi. O da Adıyaman'a gideceğini söyledi. Elinde benimkinden küçük spor bir çanta vardı. İkimiz de beklemeye koyulduk. Saati tam olarak belli olmamakla birlikte Ankara, İstanbul istikametinden gelen otobüsler olduğunu biliyordum. Genç adamı bir yerlerden tanıyordum ama çıkaramıyordum. Adını öğrenmeme rağmen hatırlayamadım.

Onun beni tanımadığından emindim ama.

Birkaç dakika sonra siyah, spor çantasından bir keman çıkardı. Omuzuna koydu, yayını tellerine dokundurdu.

Hafif bir akorttan sonra tiz seslerle inanılmaz güzel havalar çalmaya başladı. Kısa aralıklarla geçişler yapıyor, hemen ardından Adıyaman havalarına dönüyordu. Ses, sabahın bu saatinde içime işliyordu. Onca yolun yorgunluğunu bir anda atmıştım. Kendimi çocukluğumun geçtiği, tozlu, çamurlu yollarında ve sokaklarda yapılan halaylı düğünlerinde hissettim. Derin, içli ve yakıcı... Düğünlerdeki halayların bile içli bir armoniye dönüşmesine ilk kez tanık oluyordum. Yarım saati bulan bu ziyafetle bütün bir çocukluk seromonisi yaşadım. Kavgalarım, küfürlerim, gavur mezarlığı dibindeki tütün tarlasında lastik top peşinde koşmalar ve mezarlığın hemen altındaki derede nar ve erik hırsızlığı...

Bugün, saat 09 gibi arabayla Ulu Camii önündeki yoldan geçerken onu gördüm. Sabah ayazı kemancısını. Soluk benzi, şişmiş yüzü ve başında şapkayla, Atatürk heykeli tarafına doğru gidiyordu. Kırk üç yıl sonra... hasta olmaması, hasta ise bir an önce iyileşmesi için dua ettim.

Bu küçücük şehirde bir defa bile karşılaşmamış olmak ne acı değil mi? Karşılaştık da birbirimizi tanıyamadık mı acaba?