Dinkçi’yi geçeceksin… Yolun bittiği, kiliseye giden yolu da sayarsan üçe bölünen kavşağın biraz aşağısındaydı buzhane. Şehrin bütün buzunu burası yapardı.
Buzhane
Lise Fırını’nı geçtikten hemen sonra sağa döndün mü dümdüz giderdin; karşına buzhane çıkardı. Tabii hemen değil… Şöyle bir iki kilometre yürümen gerekirdi. Bir Aralık İlkokulu yolunu geçeceksin, Dinkçi’yi geçeceksin… Yolun bittiği, sağa sola ayrıldığı; kiliseye giden yolu da sayarsan üçe bölünen kavşağın biraz aşağısındaydı buzhane. Şehrin bütün buzunu burası yapardı.
Suyu nereden alırdı bilmiyorum. Ama su, birkaç dakika içinde buza keserdi sanki. Bir metreye yakın kalıplar hâlindeki buzlar; dondurmacılara, eskimoculara, lokantalara ve tabii halka satılmak üzere cami önlerine taşınırdı. Özellikle ramazan aylarında Çınarlı Cami’nin önünde satılan buzdan çok aldım ben.
Serçelerin uğultusu altında “Buuuz!” diye bağıran abiden yirmi beş kuruşluk buz alır, eve kadar bir sağ elime bir sol elime geçirerek hızlı hızlı yürürdüm. Üzeri talaşlı ya da kepekli o buzu bir kovaya koyup taşımak hiç aklıma gelmezdi. Şimdi düşündükçe kendi hâlime gülerim.

Evimiz yakın olduğu için şanslıydım. Buzhane ile Çınarlı Cami arasında bir yerdeydi evimiz. Ama buzhane parça buz satmadığı için mecburen cami önündekinden alırdım.
Oruç tutan büyüklerimin, suya baka baka ramazan topunu bekleyişleri gözümün önünden hiç gitmez. Dedem, buz erisin de su iyice soğusun diye kalaylı tasla kovadaki suyu durmadan aktarır, çevirir; bir yandan da ezanı yahut top sesini beklerdi. Ezanla birlikte patlayan topun ardından, dedem buz gibi suyu tasla kafasına dikerdi. Havanın sıcağında dudağının kenarından göğsüne doğru süzülen su, iftar sofrası kalkana kadar kurumazdı.
Su soğuk, pilav sıcaktı. Sac ekmeği yumuşacıktı. Yeşil soğan taze ve diri, kırmızı pul biber mis gibi kokardı. Mavi demlikteki çayın kokusu, yemek kokusunu bastırırdı.
İftar bitip sofralar kaldırılınca kırmızı damalı altlıkların üstünde, yaldızlı ince belli bardaklarda dumanı tüten çay gelirdi. Eskiden çayın her evde olmadığını söylerlerdi ama ben o günleri görmedim. Benim hatırladığım zamanlarda hemen her evde çay vardı. Ya gaz ocağında ya da küçük tüpte, tek demlikte demlenirdi. Yüz gramlık kâğıt kutularda Çaykur çayı…
Buzhanenin içini bir defa gördüm. Neden girdiğimi şimdi hatırlamıyorum. Evimiz yakın olduğu için önünden sık geçerdim zaten. Önündeki boş arsada oyun oynardık.
İçeride buz kalıpları vardı. Çizmeli adamlar, ellerindeki ucu kıvrılmış demirlerle buzları çekip itiyorlardı. Kimisinin üzerinde muşamba önlük vardı, kimisinin elinde eldiven… Makinelerin uğultusuna karışan adam sesleri hâlâ kulağımdadır.