Batı dünyasının göç karşısındaki korkusunun temelinde de bu gerçek yatıyor. Çünkü mesele yalnızca sınır güvenliği değil; nüfus dengesi, kültürel devamlılık ve siyasi gelecektir.
Göç
Dünya kayıyor. Daha doğrusu insan, tarihte hiç olmadığı kadar büyük kitleler hâlinde yer değiştiriyor. Savaşlar, yoksulluk, iklim krizi, kuraklık, eşitsizlik ve güvenlik kaygıları; milyonlarca insanı doğduğu topraklardan koparıp başka coğrafyalara savuruyor. Bu hareketlilik artık yalnızca insani bir mesele değil; ekonomik, kültürel, siyasal ve jeopolitik sonuçları olan küresel bir kırılma hâline geldi.
Bugün insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük tehditlerden biri iklim değişikliği ise, diğeri de kitlesel göç hareketleridir. Çünkü iklim değişikliği nasıl tabiatın dengesini değiştiriyorsa, göç de toplumların dengesini değiştiriyor. Bitki örtüsü nasıl yer değiştiriyor, iklim kuşakları nasıl kayıyorsa; insanlar da aynı biçimde yeni hayat alanları arıyor. Bunun sonucunda devletler, sınırlar, kültürler ve toplumsal yapılar yeniden şekilleniyor.
Tarih boyunca göç, medeniyetlerin kurucu unsurlarından biri oldu. Savaşlar, kıtlıklar ve kuraklıklar toplumları yollara düşürdü. İnsanlar yeni topraklara ulaştılar; yeni devletler, yeni şehirler, yeni kültürler inşa ettiler. Ancak taşıdıkları yalnızca bedenleri değildi. İnsan, beraberinde yüzyılların alışkanlıklarını, inançlarını, korkularını, şiirlerini, mutfaklarını ve hafızasını da taşır. Gittiği yer coğrafya olarak yeni olabilir; fakat ruh olarak eskidir.
Bu yüzden göç, yalnızca nüfus hareketi değildir. Aynı zamanda kültürlerin taşınması, çatışması ve yeniden şekillenmesidir.
Antik çağlarda insanlar at sırtında dağları aşıyor, bilinmeyen topraklara ulaşıyordu. Yeni kıtalar, yeni limanlar, yeni şehirler vardı. Makedon orduları Anadolu’dan geçip çöllere uzanabiliyor, büyük imparatorluklar kıtaları birbirine bağlayabiliyordu. Daha sonra başka ordular Akdeniz’i aşarak Avrupa’ya ulaştı. Tarih, hareket eden toplumların tarihi oldu.
Fakat bugün dünyanın temel farkı şudur: Artık keşfedilecek yeni bir dünya kalmadı.
Balta girmemiş ormanlar yok. Adı konmamış kıtalar yok. Sığınabilecek boş coğrafyalar yok. İnsanlık, nüfusun ve sınırların birbirine dayandığı bir çağda yaşıyor. Bu nedenle modern göç, geçmiştekinden çok daha sert gerilimler üretiyor. Çünkü artık gidilen her yer dolu; her toplum kendi ekonomik düzenini, kültürel yapısını ve güvenlik algısını koruma refleksi gösteriyor.
Batı dünyasının göç karşısındaki korkusunun temelinde de bu gerçek yatıyor. Çünkü mesele yalnızca sınır güvenliği değil; nüfus dengesi, kültürel devamlılık ve siyasi gelecektir. Yorulan, yaşlanan ve azalan nüfuslarla; genç, kalabalık ve hareket hâlindeki toplumlar arasındaki gerilim giderek büyüyor.
Göç eden insan çoğu zaman yalnızca ekmek peşinde değildir. Bilinçaltında daha iyi yaşama, daha güçlü olma, daha görünür olma arzusu da taşır. Bu durum ise ekonomik rekabeti, kültürel çatışmayı ve toplumsal gerilimleri beraberinde getirir. Öfke ile başlayan yolculuklar, zamanla kimlik mücadelelerine dönüşebilir.
Üstelik çağımızın tehlikeleri artık eski çağlardan daha görünmez ve daha yıkıcıdır. Bir virüs birkaç hafta içinde bütün dünyayı durdurabiliyor. Teknoloji sayesinde savaş, binlerce kilometre öteden yürütülebiliyor. Devletler kadar örgütler ve bireyler de büyük yıkım kapasitesine ulaşabiliyor. Böylesi bir çağda kontrolsüz göç hareketleri, yalnızca sosyal değil; ekonomik, güvenlik ve psikolojik krizleri de derinleştiriyor.
İnsanlığın önündeki asıl mesele şudur: Dünya küçüldü ama insanın huzur arayışı büyüdü.
Belki de bu yüzden insanlar artık yalnızca yaşayacak yer değil, ait olacak bir yer arıyor. Çünkü insan, en nihayetinde gömülmek istediği yerde yaşamak ister. Aidiyet duygusu kaybolduğunda ise dünya büyümez; insan küçülür.