Türküleri onunla sevdim ben. Toprak kokan türkülerdi bunlar. Ezilmişliği öyle içten anlatıyordu ki; ekmeği elinden alınanla oyuncağı elinden alınan aynı türkülere ağlıyordu.
17 Mayıs, büyük ozan Aşık Mahzuni Şerif’in ölüm yıldönümüydü.
Acılarla yoğrulmuş bir ömür… Türkülere adanmış bir hayat…
Türküleri onunla sevdim ben. Toprak kokan türkülerdi bunlar. Ezilmişliği öyle içten anlatıyordu ki; ekmeği elinden alınanla oyuncağı elinden alınan aynı türkülere ağlıyordu.
1977 ya da 1978 yılıydı. Terör yılları… Kahveler taranıyor, dernekler bombalanıyor, insanlar geceleri evlerinden çıkamıyordu. Okullar bir açılıyor, bir kapanıyordu. Duvarlar, direkler, kayalar sloganlarla kaplıydı. Gazeteler, mahalleler, kahveler, okullar sağcı-solcu diye ayrılmıştı. Kimse kimsenin kahvesine gitmiyor, kimse kimsenin gazetesini, dergisini, kitabını okumuyordu. Hatta kimse kimsenin lokantasında yemek yemiyordu.
İşte böyle bir dönemde, Aşık Mahzuni Şerif Belediye Sineması’nda konser verecekti. Terör aman vermiyordu ama kültürel ve siyasal hayat bütün hızıyla sürüyordu. Sebepleri, sorumluları ve amaçları hakkında onlarca kitap yazıldı. Sırası değil; burada onları anlatacak değilim. Merak eden bulur, okur. Benim anlatmak istediğim başka: Büyük ozanı hatırlatmak… Sazına ve sözüne değinmek…
Bütün olumsuzluklara ve babamın engellemelerine rağmen bir yolunu bulup konsere gittim. “Korkmadım,” desem yalan olur. İçeride oturup ozanı dinlemek ayrı korkuydu, konser bitince eve dönmek ayrı… Gecenin ilerleyen saatlerinde karanlık sokaklardan geçerek eve gitmek cesaret isterdi.
Salona girince şok oldum. Bin kişilik salon bomboştu. Üç beş kişiydik sadece. Üstelik konserin başlamasına birkaç dakika kalmıştı.
Büyük ozan, elinde sazı, cılız alkışlar arasında sahneye çıktı. Buruktu elbette. Sahnenin ortasına konan tahta sandalyeye oturur oturmaz bizi ön sıralara buyur etti. Hepimiz yerimizden kalkıp yan yana oturduk. Hem sevinçliydik hem hüzünlü… Çağın Pir Sultanı’nı yakından görmenin sevinci, bomboş salonun hüznü…
Sazını eline aldı. İki perde vurduktan sonra:
“Canınızı sıkmayın,” dedi.
“Ben salon doluymuş gibi okuyacağım.”
Ve başladı…
Türküler peş peşe geldi. “Dumanlı Dumanlı”, “Oy Bizim Eller”, “Boşu Boşuna” ve niceleri… Türkiye’yi, insanlığı, vicdanı, duyarlılığı anlatıyordu. Tek kelimesinde bile kayıtsızlık yoktu. Aç insanlar, işsizler, yorgunlar, kırgınlar, düşkünler…
Kasetlerden defalarca dinlediğimiz türküleri ilk kez duyuyormuş gibi heyecanlıydım. Hemen her türküyü mırıldanıyordum. Hiç süslemeden, tane tane, adeta bir marş okur gibi söylüyordu. Mesajlar, göndermeler, sitemler, hayaller… Ben ise sadece o anın tadını çıkarmaya çalışıyordum. Kim bilir bir daha ne zaman böyle bir fırsat geçerdi elime…
Dinleyicilerden biri:
“Erim Erim Eriyesin!” diye seslendi.
Ozan sustu önce.
Sonra sakin bir sesle:
“Okurum okumasına da…” dedi.
“Siz buradan çıkar, evlerinize gider, sıcacık yataklarınıza girersiniz. Ben ise doğru zindana…”
Sakin, duru ve anlamlı bir geceydi. Dolu dolu geçmişti.
Salonda bizden çok polis vardı.
Bir avuç insan dinledik Aşık Mahzuni Şerif’i o akşam.
Allah rahmet eylesin…
Yazarken hâlâ onu dinlerim.
Sazı da sesi de insana en güzel kelimeleri hatırlatıyor; en iyi cümlelerin yolunu gösteriyor.
Daha azını gör