Roma kapısını çalmak üzereydik neredeyse. Ben artık yorulmuş, "Şehre varalım da bir kahve içelim," derdindeydim.

DİDOŞ, BEN VE ALBEROBELLO

(ya da bir masalın içinde biz)

Roma kapısını çalmak üzereydik neredeyse.

Ben artık yorulmuş, "Şehre varalım da bir kahve içelim," derdindeydim.

Ama Didoş durdu, gözlerini kıstı, haritayı gösterdi.

“Hayır,” dedi, “önce uğramamız gereken bir yer daha var: Alberobello!”

İtiraz edecek halim yoktu.

Zaten onu tanırım, aklına koyduğunu yapar.

Biraz isteksizce bindim arabaya.

Ama yol uzadıkça kalbim yumuşadı.

Manzara, bulutlar, muhteşem bir görsellik…

Heyecanlandıkça çocuklaşıyorduk.

Bebek dilinde sohbetimiz başladı.

Ve o hâlimizi hep çok severdim.

Alberobello’ya vardığımızda…

Sanki başka bir çağdaydık.

Kübik, masmavi göğe uzanan bembeyaz taş evler…

Çimentosuz, çatısı külah gibi,

Sanki dev bir kurabiye kutusunun içine bırakılmışız.

Didoş bir trulliye sarıldı neredeyse,

Bense avluda duran kırmızı saksılara…

Her şey bu kadar sade, bu kadar zarif ve anlamlı olamazdı.

“Bak,” dedi Didoş, “gördün mü?

Dünya sadece büyük şehirlerden ibaret değilmiş.”

Gülümsedim.

Haklıydı.

Yine.

Biz orada sanki,

Bir masalın iki kahramanı gibiydik.

Ben içimi bırakmıştım taş sokaklara,

O, fotoğraflara sığmayan neşesini…

Alberobello, bizim için bir yer olmaktan çok bir hâle dönüştü.

Hafiflik gibi…

Hatırladıkça içimizi serinletecek bir an gibi.

Ve iyi ki…

Yine Didoş’u dinlemişim.

Yine farkındalıkla,

Hayata küçük bir pencere açtık.

Kıymet Şahin / 2025