Sümmani Baba’nın dört mısrası; münafıklığa karşı dürüstlüğü, düşmanlık karşısında teslimiyeti, yoksulluk karşısında gönül zenginliğini anlatıyor
Dört Mısrada Bir Ömürlük Hakikat
Sümmani Baba’nın dört mısrası; münafıklığa karşı dürüstlüğü, düşmanlık karşısında teslimiyeti, yoksulluk karşısında gönül zenginliğini anlatıyor. Çünkü insanın gerçek serveti cebinde değil, yüreğinde taşıdığı değerdir.
“Münafıkın yeri her dem nar iken,
Düşman olsa korkma Mevla var iken,
Bir adamın ezel vakti var iken,
Sonu yoksul olsa gözü dar olmaz.”
Sümmani Baba’nın dört mısrası, insanın yıllarca anlatamayacağı kadar büyük bir hakikati anlatır.
Bazen bir insanın hayatını anlamak için uzun uzun kitaplar okumaya gerek yoktur. Bazen dört mısra yeter.
Çünkü bazı sözler yalnızca söylenmez; yaşanır. Zamandan, acıdan, dostluktan, düşmanlıktan, yoksulluktan ve insanın kendi iç dünyasından süzülerek gelir.
Sümmani Baba’nın bu dizeleri de böyledir.
İlk mısrada münafıklıktan söz eder.
Münafıklık, sadece bir başkasına karşı söylenen yalan değildir. İnsanın yüzüyle sözü, sözüyle özü arasındaki mesafenin açılmasıdır. Başka konuşup başka davranmak, dost görünürken düşmanlık beslemek, hakikati bildiği hâlde menfaati uğruna başka bir yol seçmektir.
İnsan başkasını kandırabilir mi?
Belki bir süre…
Ama insanın kendi vicdanından kaçması mümkün değildir.
Günün birinde makamlar değişir, şartlar değişir, insanlar değişir. Dün güçlü görünen bugün güçsüz kalabilir. Dün alkışlanan yarın unutulabilir. Fakat insanın karakteri, bütün bu değişimlerin ortasında onunla birlikte yürür.
Bu yüzden insanın en büyük sermayesi, sahip olduğu maldan mülkten önce itibarı ve güvenilirliğidir.
Bir insanın sözüne güvenilmiyorsa, dünyanın bütün servetine sahip olsa ne fayda?
“Düşman olsa korkma Mevla var iken…”
Hayatın en ağır imtihanlarından biri de düşmanlıkla karşılaşmaktır.
Haksızlığa uğramak, yanlış anlaşılmak, iftiraya maruz kalmak, dost bildiğin insanların bir gün karşında durduğunu görmek…
Bunların her biri insanın yüreğinde derin izler bırakabilir.
Fakat Sümmani Baba burada insanın elinden tutar ve korkunun karşısına imanı koyar:
“Mevla var iken…”
Bu iki kelime, aslında koca bir teslimiyettir.
İnsan her şeyi kontrol edemez.
Herkesin kendisi hakkında ne düşüneceğini belirleyemez.
Herkesi kendisine dost edemez.
Her haksızlığın karşılığını hemen alamaz.
Ama bütün bunların karşısında nasıl duracağını seçebilir.
İşte insanın asıl imtihanı da burada başlar.
Düşmanına benzeyip onun yöntemleriyle mücadele etmek kolaydır.
Zor olan, haksızlığa uğradığında bile adalet duygusunu kaybetmemektir.
Kötülük gördüğünde kötülükle cevap vermemektir.
Çünkü insan bazen karşısındakiyle değil, kendi öfkesiyle mücadele eder.
Zenginlik cebin değil, gönlün meselesidir
Dörtlüğün son iki mısrası ise bugün belki de her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olan bir hakikati anlatıyor:
“Bir adamın ezel vakti var iken,
Sonu yoksul olsa gözü dar olmaz.”
İnsanın dünyaya gelişini ve gidişini düşündüğümüzde, sahip olduğumuz hiçbir şeyin aslında sonsuza kadar bizim olmadığını görürüz.
Mal gelir, mal gider.
Para kazanılır, kaybedilir.
Ev yapılır, satılır.
Makam elde edilir, sonra bırakılır.
İnsan bugün bulunduğu yerde yarın olmayabilir.
Peki geriye ne kalır?
İşte mesele tam da budur.
Bir insanın cebinin boş olması, onun yoksul olduğu anlamına gelmez.
Asıl yoksulluk, gönlün daralmasıdır.
Elindekini paylaşamamak…
Başkasının mutluluğundan rahatsız olmak…
Komşusunun sahip olduğuna göz dikmek…
Bir lokmayı bölüşememek…
Kendisinden aşağıda gördüğü insanı küçümsemek…
İşte bunlar insanın gönlünü fakirleştirir.
Buna karşılık bazı insanlar vardır; imkânları sınırlıdır ama gönülleri geniştir.
Bir tas çorbasını paylaşır.
Bir yetimin başını okşar.
Bir garibanın derdini dinler.
Dostunun zor gününde yanında olur.
Kimse görmese de iyilik yapar.
İşte gerçek zenginlik budur.
Çünkü insanın değeri, ne kadar biriktirdiğiyle değil, ne kadar paylaşabildiğiyle de ölçülür.
Bugün bize düşen nedir?
Sümmani Baba’nın bu dört mısrası, aslında hepimize bir ayna tutuyor.
Dost muyuz, gerçekten dost muyuz?
Sözümüzle özümüz aynı mı?
Bir başkasının başarısını kıskanmadan sevinebiliyor muyuz?
Bize yapılan bir kötülük karşısında insanlığımızı koruyabiliyor muyuz?
Elimizde az olduğunda paylaşabiliyor muyuz?
Ve en önemlisi…
Dünya nimetleri azaldığında gönlümüz de mi daralıyor?
Belki de insanın kendisine zaman zaman sorması gereken sorular bunlardır.
Çünkü hayatın sonunda hepimiz aynı kapıya varacağız.
Ne makamımız yanımızda olacak, ne servetimiz…
Ne alkışlar duyulacak, ne de insanların bizim hakkımızda söyledikleri.
Geriye yalnızca nasıl bir insan olduğumuz kalacak.
Sümmani Baba’nın dört mısrası da tam burada yeniden anlam kazanıyor.
Münafıklık ateştir.
Düşmanlık karşısında insanın sığınacağı bir inancı olmalıdır.
Dünya malı geçicidir.
Yoksulluk, gönlü daraltmadığı müddetçe insanı küçültmez.
Ve insanın gerçek zenginliği, gönlünün genişliğidir.
Belki de bugün hepimizin ihtiyacı olan şey daha çok mala değil, biraz daha geniş bir gönle sahip olmaktır.
Çünkü cebimizde ne kadar olduğunu değil, gönlümüzde ne taşıdığımızı hayatın sonunda anlayacağız.