Organizeden tam çıkıyordum ki, altmış dört, altmış beş yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir amca elini kaldırdı. çarşıya bırakıp bırakamayacağımı sordu

Organizeden tam çıkıyordum ki, altmış dört, altmış beş yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir amca elini kaldırdı.

Arabayı durdurunca çarşıya bırakıp bırakamayacağımı sordu. Çarşıya gitmiyordum ama bırakacağımı söyledim.

Arabaya bindikten, merhabalaştıktan sonra onu tanıdım.

Gömlek terzisi Tahsin Usta'ydı.

Bir zamanlar yanında çıraklık yapmıştım. Ama o beni çıkaramadı. Nereden tanısın? Yanında çalışırken sekiz-on yaşlarında, tüysüz bir çocuktum. Şimdi saçı sakalı ağarmış, yüzü asık bir adama dönüşmüştüm.

Sadece bir yaz çalışmıştım yanında. Düğme dikmek ve çeşmeden su taşımak dışında pek iş yaptırmazdı bana. Arada bir de dinî kitaplar okutuyordu. Özellikle ütü yaparken, ilik açarken, düğme dikerken okutuyordu.

Ben okuduklarımdan hiçbir şey anlamazdım. Ama o, okudukça mest olurdu.

Neyse…

Beni durdurduğu için defalarca özür diledi, helallik istedi. Ben de her seferinde, “Zaten çarşıya iniyorum, hiç külfet olmaz.” diyerek rahat olmasını söyledim.

Bir yandan da fırsatını bulup adımı söylemek istiyordum. Ama bir türlü söyleyemiyordum.

Çünkü kıyafetinden, yüzündeki ifadeden ve hâlinden durumunun pek de iyi olmadığı anlaşılıyordu. Eğer onu tanıdığımı söylersem mahcup olur mu diye düşünüyordum.

Kırk yıl önce hali vakti yerindeydi halbuki.

Dükkânının rafları kumaşlarla doluydu. Siparişleri bir aydan önce teslim edemezdi. İnsanlar onun dükkânının önünde bekler, o da ölçüsünü aldığı müşteriye ne zaman teslim edeceğini söylerdi.

Şimdi ise yanında bir zamanlar çıraklık yapmış olduğu çocuğun arabasına binmiş, çarşıya kadar götürülmesini rica ediyordu.

Bunu düşündükçe içim sıkılıyordu.

Onu tanıdığımı söylemekten çekinmemin sebebi, geçmişimizi hatırlatmak değildi. Asıl korktuğum, geçmişin bugünü onun yüzüne vurmasıydı.

Bir zamanlar kendisinden su taşıyan, düğme diken bir çocuk şimdi direksiyonun başındaydı. O ise benim yardımımı kabul etmek zorunda kalmıştı.

Tahsin Usta her “Kusura bakma.” deyişinde biraz daha küçülüyor gibiydi.

Ben ise onu rahatlatmaya çalıştıkça, istemeden aramızdaki farkı daha görünür hâle getiriyormuşum gibi hissediyordum.

Dayanamadım.

Kendimi tanıtmadan arabadan inecek olursa, bunun da bir saygısızlık olacağını düşündüm.

“Beni çıkaramadınız herhalde?” dedim.

Yüzünü bana çevirdi, dikkatlice baktı.

“Hı hı… Tanıyamadım. Kusura bakma.”

“Ustamdınız. Ben de çırağınızdım.”

Adamın yüzündeki ifade bir anda değişti.

Sanki yıllardır kapalı duran bir kapı açılmış, içinden gençliği çıkıp karşısına dikilmişti.

Bir an ne diyeceğini bilemedi.

Sonra eli yavaşça dizindeki yırtığa gitti.

Yırtığı kapatmaya, saklamaya çalışıyordu.

O hareket, söyleyebileceği her şeyden daha ağır geldi bana.

Belli ki yırtığın görülmesinden değil, benim görmemden utanıyordu.

Belki de aklından, “Bu çocuk beni böyle görmesin.” diye geçiriyordu.

Bir zamanlar yanında çıraklık yapan çocuğun karşısında, üstü başı eskimiş, dizinde yırtık olan bir adam olarak görünmek ağır gelmişti ona.

Oysa ben onun dizindeki yırtığa bakmıyordum.

Ben, kırk yıl önceki Tahsin Usta'yı görüyordum.

Rafları kumaşlarla dolu dükkânını, başında dikildiği tezgâhı, sipariş yetiştirmekten yorulan ellerini…

Ve beni.

Çeşmeden su taşıyan, düğme diken, ütü yaparken dinî kitap okuyan küçücük çırağını.

O yırtık benim gözümde yoksulluğun değil, hayatın bir iziydi.

Ben, yıllar sonra ustama bir iyilik yapabilmenin mutluluğunu yaşıyordum.

O ise belki de yıllar önce kendisine bağlı olan bir çocuğun bugün kendisine yardım etmek zorunda kalmasından utanıyordu.

Tahsin Usta beni hatırlamadı.

Ama söylediklerimin doğru olduğuna inanmıştı.

Çarşıya vardığımızda arabadan indi. Ben de arkasından indim.

Elini öpmek istedim.

İzin vermedi.

Bu garip buluşmanın ikimizde bıraktığı tesir farklıydı.

Ben, yıllar sonra ustama bir iyilik yapabilmiş olmanın buruk mutluluğunu taşıyordum.

O ise, bir zamanlar yanında çalışan küçücük çırağının karşısında, hayatın kendisini getirdiği yeri saklamaya çalışmanın mahcubiyetini…