Adıyaman’ı seviyorum. Çünkü burada doğdum, burada büyüdüm. İlk arkadaşlığım, ilk kavgam, ilk aşkım burada oldu. Benim için dünyanın en güzel şehri

Adıyaman’ı seviyorum. Çünkü burada doğdum, burada büyüdüm. İlk arkadaşlığım, ilk kavgam, ilk aşkım burada oldu. Benim için dünyanın en güzel şehri.

Onu önce doğduğum yer olduğu için, sonra akrabalarım, arkadaşlarım, anılarım olduğu için seviyorum. Dilencisini, çingenesini, at arabacısını tanıdığım için… Leblebicisini, delemecisini, lahmacuncusunu bildiğim için… Ramazan topu, marul bahçesi, lahana tarlası ve üzüm bağları evlerimizle iç içe olduğu için seviyorum. Kendini beğenmiş ama mahcup, beş parasız ama gönlü zengin arkadaşlarım olduğu için seviyorum.

Şehir küçüktü. Evlerimiz topraktı, yollarımız taş ve kumdu. Suyu kuyudan çeker, bakır taslarda içerdik. Ne otobüs vardı ne asfalt yol; ne dolmuş ne taksi. İnsanlar tarlalarda çalışır, atla, eşekle gider gelirdi. Kahvede, fırında, terzide çalışır; gündelik ya da haftalık kazanırlardı. Bakırcılar, kalaycılar, köşkerler, çulcular, yorgancılar, ayakkabı tamircileri… Sabah erkenden yola düşer, akşama kadar emek verirlerdi.

Jandarma köyleri yaya gezerdi. Tütüncüler “Jandarma geliyor” dendi mi, atlarını dörtnala sürer, bir anda gözden kaybolurdu. Biz çocuklar damlardan seyrederdik.

Bayramlarda salıncağa biner, leblebiciden şaka leblebi alır, sinemanın yolunu tutardık. Paramız yetmezdi; filmin ikinci yarısında girer, sandalye bulamazsak yere otururduk. Tahta sandalyeler kahvedekilerin aynısıydı.

El arabalarında ciğer dürümü, dondurma, meyve satılırdı. Bakkalda gazyağı, tuz, tütün ipi bulunurdu. Bazen para yerine buğday verirdik, bazen yumurtayı sabunla değişirdik.

Ölüler omuzlarda taşınırdı. Sokaktan geçerken herkes ayağa kalkar, saygıyla beklerdi. Cenaze hangi mahalledeyse, o mahalle üç gün sessizliğe bürünürdü. Yas hepimizin yasıydı. Komşular yemek yapar, misafir ağırlar, ne lazımsa birlikte karşılanırdı.

Adıyaman bir mahalleydi aslında. Herkesin birbirini tanıdığı, sorduğu, doyurduğu bir mahalle. Bağdan gelen üzüm paylaşılır, yemek kokusu giden eve tabak götürülürdü. Akşamları sarı ampulün altında masallar anlatılırdı.

Çocukluğumuz sokaklarda geçti. Dondurma yalaya yalaya yürür, elmalı şekerle sevinirdik. Lastik ayakkabılarımızla birbirimize hava atardık. Okul dönüşü salçalı dürüm yer, bazen aç ama mutlaka birlikte olurduk.

Anneler tarladan ot toplar, neyin yenip yenmeyeceğini bilirdi. Biz hilesiz sözlerle, haramsız sofralarla büyüdük. Fakirdik belki, ama aslında zengindik. Çünkü birdik.

Aynı kahvede oturur, aynı fırından ekmek alırdık. Aynı tarlada çalışır, aynı türküyü söylerdik. Evlerimiz yan yana, mezarlarımız yan yanaydı.

Adıyaman bizimdi. Mahalle bizimdi. Biz birbirimizdik.

Ne zamanki uzaklaştık, işte o zaman gerçekten uzak kaldık.