Oysa bu savaşlarda Irak, Suriye, Ürdün ve Mısır İsrail’e karşı birlikte savaşmıştı. İran’ın bu süreçte tarafsız kalması, fiilen İsrail’in konumunu dolaylı olarak güçlendirdi.

MİLLETLER VE İKTİDARLAR

Milletler, iktidarlarının yaptıklarından ne ölçüde sorumludur?

Devlet politikalarını ne kadar yönlendirebilir ve ne kadar etkileyebilir?

Bu soruya tek ve kesin bir cevap vermek mümkün değildir.

Cevap; ülkenin yönetim biçimine, iktidarın halktan aldığı meşruiyet gücüne ve siyasi hedeflerin toplumun beklentileriyle ne ölçüde örtüştüğüne bağlı olarak değişir.

İran örneği, bu soruya cevap aramak için önemli bir pencere sunmaktadır. Özellikle bugün ABD ve İsrail ile yaşanan savaş üzerinden, İran halkının geçmişte ve bugün devlet politikalarındaki etkisini değerlendirmek mümkündür.

İsrail’in 1948 yılında Birleşmiş Milletler kararıyla kuruluşu ilan edildikten sonra İran, İsrail’i resmen tanımadı. Ancak 1956 yılında iki ülke arasında ilişkileri güçlendiren anlaşmalar imzalandı.

1948, 1967 ve 1973 Arap-İsrail savaşlarında İran tarafsız kaldı. Oysa bu savaşlarda Irak, Suriye, Ürdün ve Mısır İsrail’e karşı birlikte savaşmıştı. İran’ın bu süreçte tarafsız kalması, fiilen İsrail’in konumunu dolaylı olarak güçlendirdi.

Üstelik İran, bu savaşları bir Yahudi-Müslüman çatışması olarak da görmedi. Müslüman bir halka sahip olmasına rağmen, Arap devletlerine destek vermedi.

Peki, devletin bu politikası karşısında İran halkı ne yaptı?

O dönemde İran, Pehlevi Hanedanı tarafından yönetilen mutlak monarşi idi. Rejim, kendisini 2500 yıllık Pers devlet geleneğinin temsilcisi olarak görüyordu. ABD ile güçlü bir stratejik ittifak içindeydi ve bölgedeki en güvenilir müttefiklerden biriydi.

Pehlevi yönetimi, halkın Filistin’e olan duygusal bağlılığını ve İsrail’e karşı tepkisini biliyordu. Bu nedenle açık bir İsrail desteği yerine, tarafsızlık politikasıyla denge kurmayı tercih etti.

Aynı dönemde Türkiye de NATO üyesi olarak ABD’nin yanında yer almakta ve benzer bir politika izlemekteydi. Böylece hem Türk halkı hem de İran halkı Filistin’e gönülden destek verirken, devlet politikaları farklı yönde şekillenmiştir.

1979 yılında İran’da devrim gerçekleşti ve Humeyni liderliğinde İran İslam Cumhuriyeti kuruldu. Bu gelişme, ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli müttefiklerinden birini kaybetmesi anlamına geliyordu.

Devrim süreci, Batılı ülkelerin dolaylı etkileri ve Sovyetler’in İran’daki etkili yapılanmalarının da içinde bulunduğu karmaşık bir ortamda gerçekleşti. Ardından 14 Eylül 1980’de Irak, İran’a saldırdı ve sekiz yıl sürecek bir savaş başladı.( 12 Eylül’de ABD’nin çocuklarının Türkiye’de yaptığı Kenan darbesinden sadece 2 gün sonra. Tesadüfün böylesi ?! )

Savaşın sonunda Saddam Hüseyin, ABD ile ilişkilerinde beklediği desteği bulamayınca tuzağa düştüğünü anladı, yönünü değiştirdi ve Kuveyt’i işgal etti. İran ile ise barış sağlandı.

Bu süreçte İran’ın kimliği de değişti. Ülkenin adı İran İslam Cumhuriyeti oldu. Bayraktaki Pers aslanı kaldırıldı, yerine stilize edilmiş “Allah” lafzı getirildi.

Yeni rejim, dış politikasını Ortadoğu’da “Şii hilali” oluşturma hedefi üzerine kurdu. İsrail karşıtlığı ise bu ideolojik yönelimin en güçlü psikolojik unsurlarından biri hâline geldi.

Böylece yaklaşık kırk yıldır süren yeni bir jeopolitik dönem başlamış oldu.

Ancak dikkat çekici olan şudur:

Şah döneminde de, devrim sonrasında da değişmeyen bir unsur vardı — o da halkın kendisiydi.

İran halkı zaman zaman rejime karşı güçlü demokrasi talepleri ortaya koydu. Ancak bu talepler, çoğunlukla sert ve kanlı şekilde bastırıldı.

Bu noktada temel gerçek ortaya çıkmaktadır:

Milletler, iktidarları iş başına getirebilir.

Ama iktidarların politikalarını, görev süreleri boyunca değiştirme gücüne çoğu zaman sahip değillerdir.

Buna karşılık, iktidarların aldığı kararların bedelini her zaman milletler öder.

Demokrasisini kurumsallaştıramayan, hukuk devleti ilkesini güçlendiremeyen ülkelerde bu bedel çok daha ağır olur. Maddi ve manevi sonuçlar doğrudan halkın omuzlarına yüklenir.

Bu nedenle, bölgesel savaşlarda devletlerin aldığı siyasi pozisyonları değerlendirirken taraf seçmek çoğu zaman bir siyasi tercih hâline gelir.

Bugün ABD ve İsrail ile İran arasında yaşanan savaş, 1980’lerden bu yana süregelen çatışmanın yeni bir aşamasıdır ve küresel ölçekte daha büyük bir fırtınaya dönüşme potansiyeli taşımaktadır.

Bu fırtınanın sonunda hangi devletlerin ayakta kalacağını bugünden söylemek mümkün değil elbet.

Ancak şu gerçeği biliyoruz:

Devletler değişir, iktidarlar gider.

Ama milletler kalır.

Ve milletlerin mücadelesi devam eder.

“Rabbin dilediğinde üzerlerine, kıyamete dek ( yaşarken ) onlara azabın en acısını çektirecek kimseler gönderecektir.”

(A’râf, 167)

“Onlar size eziyetten başka zarar veremezler. Sizinle savaşsalar geri dönerler. Onlara hiçbir zaman yardım edilmeyecektir.”

(Âl-i İmrân, 132)

Filmin son karesinden eminiz, inşallah.

Hakkı Şafak Ses