Milliyetçiliği particiliğe indirgemek onun etki alanını daraltır. Günlük siyasetin öncelikleri ilkelerini aşındırır. Milliyetçilik başka şey söyler, particilik başka şey söyler.

Dahası –milliyetçiler- partiler arasında bölündükçe aralarında kavga başlar. Milliyetçi milliyetçinin kurdu olur.

Çünkü, milliyetçilik bir parti aidiyeti  olunca ötekiler milliyetçi olmaktan çıkar.

Milliyetçilik adı üzerinde millete dayanan onun sinesinde neşv-ü nema bulan bir doktrin. Amacı toplumu kabile, aşiret, mezhep, meşrep hassasiyetinden aşırarak millet seviyesine çıkarmak, buna mani olan engelleri, bunu bozacak gedikleri ortadan kaldırmak, kapatmaktır.

Millet milliyetçilikle var olur, onunla varlığını muhafaza eder.

Kabileleşmenin hedeflendiği, etnik ayrılıkçılığın mesafe almak istediği her yerde milliyetçilik hedef alınır. Çünkü milliyetçilik yok edilmedikçe milleti birbirinin rakibi kabilelere ayırmak mümkün değildir.

Milliyetçilik bir bütünleştirme doktrini olduğuna göre milliyetçilik bir parti farklılığının ifadesi olamaz.

Çünkü milliyetçilik farklara değil, ortaklaşılan değerlere vurgu yapar. Toplumun birleşme, bütünleşme noktalarını öne çıkarır. Ayrılıkçılıkla, etnik bölücülükle arasındaki fark budur. Etnikçilik, farkların altını çizerken milliyetçilik müştereklerin altını çizer.

Dolayısıyla bizim milliyetçiliğimiz bir partide bütünleşmeye çağırmaz, milliyetçiliği parti mensubiyeti ile de ölçmez. Bizim milliyetçiliğimiz bizi millet yapan ve millet olarak kalmamızı sağlayacak değerlere çağırır. Milli kültürde buluşmaya, ezanda, bayrakta, çağın icapları ve ruhunda anlaşmaya çağırır.

Millet dediğimiz sosyolojik yapının merkezinde her zaman baskın bir topluluk vardır. Lakin millet aynı çatı altındaki tüm toplumsal kümelerin buluştuğu, anlaştığı mihverdir. Onun için karşıtları hariç, hiçbir milliyetçi milliyetçiliğini herhangi bir ırk ile ifade etmez. Irklar, etniler farklı, millet bir olabilir. Farklı kökenlerden gelen toplumlar ortak bir tarihi ve sosyolojik süreç sonucunda kaynaşarak yeni bir ırk, daha doğrusu kültürel bir ırk oluştururlar.Tarih, bir mikser gibi bu farklılıkları bir potada karıştırıp yeni bir sosyolojik birim ortaya çıkarır. İşte bu millettir ve tamamen kültürel bir birimdir. Adını da çoğunlukla o milletin içinde baskın olan topluluk ve kültürden alır. Adsız kültür olmaz, bir topluluğun adının bir millete ad olması da asla etnikçilik veya ırkçılık olarak mütalaa edilemez.

Milliyetçiliğe karşı çıkanlar daha çok bunu din etiketi ile yaparlar. Alternatif olarak ümmeti önerirler. Oysa milletin alternatifi ümmet değil, kabileleşmedir.  Ümmet, din eksenli bir dayanışma şeklidir, toplumsal bir birim olmanın sosyolojik alt yapısına sahip değildir. Aynı dine inananlar bir topluluk teşkil ederler, ama bir millet olmazlar. Millet ve ümmet birbirlerinin rakibi veya alternatifi değildir. Çünkü millet olmanın belirleyenlerinden biri de dindir. Kabile ise bir kültür topluluğu değil, kan topluluğudur. Kavmiyetçilikle irtibatlandırılması gerek bir kavram varsa o da kabile ve kabileciliktir.

Onun için gerçek bir milliyetçi topluma bakarken onu bir bütün olarak kucaklamanın yollarını arar. Kucağını Türkiye kadar açar, incitici, dışlayıcı, ötekileştirici bir siyaset anlayışından uzak durur. Farklılıklar yaratmaktan kaçınır. Ana kütle ile bağı zayıflamış toplulukları kazanmanın yollarını arar. Toplumu yapıştıran değerleri güçlendirir. Enerjisini düşman üretmede tüketmez, bağdaşma noktaları oluşturmaya harcar.Bütünleşme kanallarını en savrulmuş topluluklar için bile açık tutar. Ayrıştırıcı grupların düşmanlık üreterek toplumu birbirinden koparma siyasetlerini akıl, hoşgörü ve ikna siyasetiyle bozar. Oy avcılığı değil, millet avcılığı yapar. Çemberine partizanları değil, milletin tamamını alır. Adaleti, demokrasiyi savunarak dışlanmışlık hissi içinde olan kitleleri topluma kazandırır.

Kısacası muhtaç olduğumuz milliyetçilik böyle bir milliyetçiliktir.