Türkiye’de gazeteciliğin yalnızca haber vermek değil, fikir üretmek, iktidarı denetlemek ve gerektiğinde toplum adına itiraz etmek gibi önemli bir görevi vardı.

AKİT GAZETESİ VE SAĞCI GAZETECİLER

Türkiye’de gazeteciliğin yalnızca haber vermek değil, fikir üretmek, iktidarı denetlemek ve gerektiğinde toplum adına itiraz etmek gibi önemli bir görevi vardı.

AK Parti iktidarından önce sol cenahta Cumhuriyet gazetesi vardı. Sosyalist, solcu, Kemalist yazarları kendi dünya görüşleri doğrultusunda yazıyor, savundukları fikirlerin arkasında duruyorlardı. Tirajları milyonları bulmasa da bir gazeteyi birkaç kişi elden ele dolaştırarak okurdu. Okuyan, tartışan, sorgulayan bir aydın kitlesi vardı.

Sağda ise Tercüman merkez sağın önemli gazetelerindendi. Akit ise daha farklı ve mücadeleci bir çizginin temsilcisiydi.

Akit’in cesur, entelektüel birikimi olan yazarları vardı. Attığı manşetler gündem oluşturuyor, özellikle 28 Şubat döneminde ağır baskılara rağmen geri adım atmayan yayınlarıyla dikkat çekiyordu.

Ben de o yıllarda Akit’in bu duruşuna imkânlarım ölçüsünde destek verenlerden biriydim.

Gazeteciler Cemiyeti Başkanı olarak, Akit’in gündeme taşıdığı önemli konulara destek amacıyla basın açıklamaları yaptım. 28 Şubat’ın en sert günlerinde, yüzlerce generalin Akit gazetesi aleyhine tazminat davası açtığı süreçte TSK içerisindeki bazı uygulamaları ağır şekilde eleştiren açıklamalarım olmuştu. O süreçte her babayiğit TSK uygulamalarını eleştiremezdi.

O günlerde Akit gazetesi Ankara temsilcileri Serdar Arseven, Arslan Değirmenci ve Akit’teki arkadaşlarımız sık sık arar, gündeme ilişkin görüşlerimi sorarlardı. Baskının yoğun olduğu dönemlerde konuşmaktan çekinmedik.

Çünkü mesele Akit değildi.

Mesele, yanlış karşısında susmamaktı.

AK Parti’yi neden destekledik?

Gel zaman git zaman, 2001’de AK Parti kuruldu, 2002’de iktidara geldi.

Ben de Akit gazetesindeki pek çok yönetici ve yazar gibi AK Parti’yi destekledim.

Türkiye’nin siyasi ve ekonomik krizlerden, yasaklardan ve kavgalardan çıkması gerektiğine inanıyorduk. Recep Tayyip Erdoğan’ın öncülüğündeki siyasi hareketin Türkiye için yeni bir imkân oluşturabileceğini düşündük.

Bugün de mesele benim veya bir başka gazetecinin Erdoğan’ı desteklemesi değildir.

Benim sorguladığım başka bir şeydir:

AK Parti’den önce yanlış yapan bürokratın, siyasetçinin, kamu yöneticisinin karşısına dikilen sağ basın ve sağcı aydınlar, aynı ilkesel tavrı AK Parti iktidarı döneminde ne ölçüde sürdürebildi?

Asıl tartışmamız gereken budur.

Bir siyasi partiye destek vermek, onun yaptığı her şeyi doğru kabul etmeyi gerektirmez.

Hatta insan desteklediği siyasi hareketin yanlışını daha yüksek sesle söylemelidir. Çünkü dostluk, yanlışın üzerini örtmek değil, uçuruma doğru gidildiğinde “Dur!” diyebilmektir.

Gazeteci iktidarın değil, toplumun vicdanıdır

Tarihe baktığımızda büyük fikir hareketlerinin arkasında kalem sahiplerini görürüz.

Karl Marx gazetecilik yaptı. Lenin ve Mao fikirlerini gazete ve yayınlar üzerinden kitlelere taşıdı. Batı’daki aydınlanma hareketlerinin öncüleri yazılarıyla toplumları etkiledi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk de basının ve kamuoyu oluşturmanın gücünü çok iyi biliyordu. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında gazeteciler ve fikir adamları ülkenin geleceğine ilişkin tartışmaların tam merkezindeydi.

Çünkü gazeteci yalnızca olanı yazan kişi değildir.

Bazen toplumun önüne fener tutandır.

Bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:

Bizim fenerimiz nerede?

Dar gelirlinin sesini kim duyuracak?

Türkiye birkaç yıldır ciddi bir ekonomik mücadele veriyor.

Enflasyonu düşürmek amacıyla sıkı para ve maliye politikaları uygulanıyor. Ancak vatandaşın günlük hayatına baktığımızda özellikle emekli, işçi, esnaf ve dar gelirlinin ağır bir yük taşıdığı görülüyor.

Alınan ekonomik kararların faturası vatandaşa çıkıyor.

Maliye ve Hazine politikalarının başında Mehmet Şimşek var. Uygulanan programın enflasyonu kalıcı biçimde düşüreceği söyleniyor. Buna karşılık vatandaşın haklı olarak sorduğu bir soru var:

Bu mücadelenin bedelini kim ödüyor?

Yükün büyük bölümü neden maaşıyla geçinmeye çalışan insanların omuzlarında hissediliyor?

Faiz giderlerini, vergi politikalarını, gelir dağılımını, üretimi ve vatandaşın satın alma gücünü konuşmayacaksak gazeteciliği ne zaman yapacağız?

İktidarı desteklemek başka şeydir, ekonomik bir politikanın yanlış olduğunu düşündüğünüz noktalarını söylemek başka şey.

Kendilerini sağcı gazeteciler olarak sınıflandıranlar, yazarlar ve aydınlar çözüm önermek zorundayız.

Ekonomi politikası alınan kararlar yanlışsa kötu sonuçlar doğuruyorsa “Yanlış yapıyorsunuz” diyebilmeliyiz.

Ama bununla da yetinmeyip “Doğrusu şudur” diyecek cesareti ve birikimi gösterebilmeliyiz.

Hz. Ömer’in mumunu anlatmak yetmiyor

Sağ ve muhafazakâr basında gazeteciler olarak konuşmaya başladığımız zaman Hz. Ömer’in adaletinden söz etmeyi çok severiz.

Devletin işi bittiğinde devletin mumunu söndürüp, özle işlerinde kendi mumunu yaktığına ilişkin meşhur anlatıyı kürsülerde tekrarlarız.

Peki gerçek hayatta bunun gereğini ne kadar yerine getiriyoruz?

Adaletten söz ediyorsak adaletsizliği kim yaparsa yapsın karşısında durmalıyız.

İsraftan şikâyet ediyorsak israf bizim desteklediğimiz belediyede veya kamu kurumunda yapıldığında da itiraz etmeliyiz.

Faize karşı olduğumuzu söylüyorsak ekonomik sistem içerisinde faizin ulaştığı boyutları da tartışabilmeliyiz.

Fakir fukaranın hakkından bahsediyorsak emeklinin, asgari ücretlinin ve küçük esnafın sofrasındaki eksilmeyi görmezden gelemeyiz.

İnancımız başka, yazımız başka, hayat karşısındaki tavrımız başka olamaz.

Bu eleştiri yalnızca sağa değil

Aynı tutarsızlığı sol kesimde de gördüğümde de üzülüyorum.

Yıllarca iktidarı, belediyeleri, yolsuzluğu, israfı ve adam kayırmayı eleştiren solcu aydınlar; bugün CHP’nin yönettiği büyükşehirlerde yanlış bir uygulama gördüğünde susuyorsa aynı problem orada da vardır.

Yanlışın sağı veya solu olmaz.

Yolsuzluğun partisi olmaz.

Liyakatsizliğin ideolojisi olmaz.

Gazeteci AK Partili belediyenin yanlışına nasıl itiraz ediyorsa CHP’li belediyenin yanlışına da aynı ölçüde itiraz edebilmelidir.

İşte o zaman söylediklerimizin kıymeti olur.

Gençlerimizi kim konuşacak?

Bir başka büyük meselemiz gençliktir.

Uyuşturucu kullanımının çok genç yaşlara kadar inmesini, ahlaki ve sosyal çözülmeyi, ailelerin yaşadığı sıkıntıları kim konuşacak?

Üniversiteyi bitirip iş bulamayan genci kim gündeme taşıyacak?

Geleceğini Avrupa’da, Amerika’da veya başka ülkelerde arayan gençlerin “Ben neden kendi ülkemde gelecek göremiyorum?” sorusunu kim sorgulayacak?

Biz gazeteciler bunları konuşmayacaksak neyi konuşacağız?

Siyasetçinin yaptığı her açıklamayı alkışlamak gazetecilik değildir.

Bakanların arkasında fotoğraf çektirmek gazetecilik değildir.

Belediye başkanının her projesine methiye dizmek gazetecilik değildir.

Muhalefetin söylediği her şeye doğru, iktidarın söylediği her şeye yanlış demek de gazetecilik değildir.

Gazetecilik biraz da rahatsız etme mesleğidir.

Sağ basının yeniden kendisini sorgulaması gerekiyor

Bugün farklı siyasi çizgilerden olmalarına rağmen Banu Avar veya Yılmaz Özdil gibi isimlerin kendi düşünce dünyaları içerisinden sert eleştiriler yapabildiklerini görüyoruz. Nihat Genç de hayatı boyunca zaman zaman herkesi karşısına alarak memleket meselelerinde yüksek sesle konuştu.

Peki sağ cenahta kaç gazeteci kendi mahallesine aynı sertlikle soru sorabiliyor?

Kaçımız desteklediğimiz iktidarın yanlış gördüğümüz politikasına açıkça “Bu doğru değil” diyebiliyoruz?

Kaçımız bazı yanlışları alt perdeden de olsa altını çizen Şamil Tayyar kadar duyarlı davranıyoruz?

Kaçımız bir bakanı, bürokratı veya belediye başkanını eleştirdiğimizde ertesi gün başımıza ne geleceğini düşünmeden kalemimizi kullanabiliyoruz?

Benim özlediğim Akit de budur.

28 Şubat’ın baskılı günlerinde korkmadan manşet atan, yanlış gördüğü uygulamanın karşısında duran, gücünü iktidardan değil okuyucusundan alan gazetecilik...

Akit’in ve bütün sağ basının bugün yeniden bu sorgulamayı yapması gerektiğine inanıyorum.

Çünkü bir gazeteyi değerli yapan iktidara ne kadar yakın olduğu değil, hakikate ne kadar yakın durabildiğidir.

Erdoğan’ı desteklemek, yanlışa susmak değildir

Recep Tayyip Erdoğan’ı destekleyebilirsiniz.

AK Parti’nin Türkiye için hâlâ en güçlü siyasi seçenek olduğunu düşünebilirsiniz.

Ben de daha iyi bir siyasi kadro ve Türkiye’ye daha güçlü bir gelecek vadeden alternatif ortaya çıkmadığı sürece desteğimi sürdürebilirim.

Fakat bu destek bize susma mecburiyeti yüklemez.

Tam tersine daha büyük sorumluluk yükler.

Çünkü ülkemizin çevresi ateş çemberi. Savaşlar, ekonomik mücadeleler, bölgesel hesaplaşmalar ve Türkiye’nin bütünlüğünü ilgilendiren tehditler ortada.

Böyle dönemlerde güçlü devlet kadar güçlü basına da ihtiyaç vardır.

Ama güçlü basın, iktidarın her söylediğini alkışlayan basın değildir.

Güçlü basın; devletini savunurken vatandaşını unutmayan, hükümetine destek verirken yanlışını söyleyebilen, muhalefeti eleştirirken doğrusunu teslim edebilen basındır.

Sağcı veya solcu...

Muhafazakâr veya sosyalist...

Gazetecinin önce bir omurgası olmalıdır.

Dün söylediğimizle bugün yaptığımız birbirini tutmuyorsa, hangi ideolojiyi savunduğumuzun fazla bir anlamı kalmaz.

28 Şubat’ta baskıya karşı konuşmak cesaretse, bugün ekonomik sıkıntılar altında ezilen emeklinin, işçinin, esnafın ve dar gelirlinin hakkını savunmak da cesarettir.

Dün generallerin karşısında susmamak gazetecilikse, bugün yanlış gördüğümüz ekonomi politikasının, bürokrasinin veya siyasetin karşısında susmamak da gazeteciliktir.

İktidarlar değişebilir, partiler değişebilir, insanlar değişebilir.

Ama gazetecinin ilkeleri değişmemelidir.

Akit’ten de, Cumhuriyet’ten de, sağcı gazeteciden de, solcu gazeteciden de beklenmesi gereken budur.

Çünkü günün sonunda mesele sağ veya sol değildir.

Mesele memlekettir.