Millî Mücadele, işgal altındaki Anadolu'dan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ni çıkardı. Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı da yeni devletin temel ilkelerinden biri olarak Cumhuriyet'in siyasi ve toplumsal yapısında yerini aldı.

ÜLKÜCÜ HAREKET BUGÜN NEREDE?

Türk milliyetçiliğinin yakın tarihimizdeki serüvenini yalnızca bir siyasi partinin tarihiyle açıklamak mümkün değildir. Bu düşüncenin kökleri Osmanlı Devleti'nin son dönemlerine, imparatorluğun nasıl ayakta tutulabileceğinin tartışıldığı yıllara kadar uzanır.

İttihat ve Terakki içinde de etkili olan Türkçülük düşüncesi; Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve dönemin diğer aydınlarıyla fikrî bir zemine kavuştu. Osmanlı'nın yıkılışından sonra Anadolu'da başlayan Millî Mücadele ise bağımsızlık düşüncesini başka bir boyuta taşıdı.

Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde verilen Millî Mücadele, işgal altındaki Anadolu'dan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ni çıkardı. Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı da yeni devletin temel ilkelerinden biri olarak Cumhuriyet'in siyasi ve toplumsal yapısında yerini aldı.

Atatürk'ün ölümünden sonraki dönem Atatürk çizgisinden uzaklaşıldı ve bu durum Türk milliyetçiliği açısından yeni tartışmaları beraberinde getirdi. Özellikle 1940'lı yıllarda Nihal Atsız ve çevresinde şekillenen Türkçü hareket ile 1944 Türkçülük-Turancılık Davalarında Alpaslan Türkeş gibi genç subay ve Nihal Adsız gibi gençlik liderlerinin mahkemeye çıkarılması, milliyetçi düşüncenin yakın tarihindeki önemli kırılma noktalarından biri oldu.

Sonraki yıllarda Alparslan Türkeş, Türk milliyetçiliğini örgütlü siyasetin güçlü akımlarından biri hâline getirdi. 1965'te CKMP Genel Başkanlığına seçilmesiyle başlayan süreç, 1969 Adana Kongresi'nde partinin adının Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirilmesiyle yeni bir safhaya girdi. Dokuz Işık doktrini de milliyetçi hareketin siyasi, ekonomik ve toplumsal meselelere ilişkin sistematik bir çerçeve ortaya koyma arayışıydı.

Bir neslin ağır bedeli

1960'ların sonundan 12 Eylül 1980'e uzanan dönem Türkiye'nin en kanlı siyasi çatışmalarına sahne oldu.

Sosyalist ve devrimci örgütler kurtarılmış bölgeler yaratarak ulkede otorıte boşluğu yaratıp yönetımi marksıst lenınıst teknıklerle ele geçirmeye çalışırken, diğer tarafta buna karşı koymaya çalışan milliyetçi-ülkücü gençlik vardı. Üniversitelerden mahallelere, fabrikalardan sokaklara kadar uzanan kamplaşma zamanla silahlı şiddete dönüştü.

O günlerin Türkiye'sinde dünya da iki büyük kutbun gölgesindeydi. Soğuk Savaş şartlarında Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki rekabet yalnızca devletleri değil, siyasi hareketleri ve gençlik örgütlerini de etkiliyordu.

Türkiye'deki sol hareketlerin tamamını aynı çizgide değerlendirmek tarihsel olarak doğru olmaz. Sol içerisinde Sovyetler Birliği'ne yakın duran yapılar bulunduğu gibi Moskova'ya karşı çıkan, Çin'i örnek alan veya her iki güce de mesafeli bağımsız sosyalist çizgiler de vardı.

Ülkücü hareket ise özellikle komünizme karşı mücadeleyi temel meselelerinden biri hâline getirdi. Ancak ülkücü düşüncenin iddiası yalnızca Sovyet karşıtlığı değildi. Türk milliyetçiliğinin önemli damarlarından biri, Türkiye'nin başka devletlerin nüfuzu altında kalmaması gerektiğini savunan millî bağımsızlık düşüncesiydi. Bu amaçla SSCB egemenliğinde kalan Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığı fikride ön plandaydı.

Bu anlayışın özü şu cümlede toplanıyordu:

Ne Amerika'nın, ne Rusya'nın ne de Çin'in peşinden gitmek; her şeyden önce Türkiye'nin çıkarlarını savunmak.

İşte bugün üzerinde yeniden düşünülmesi gereken ülkücülük anlayışlarından biri de budur.

Çünkü aradan yarım asır geçti ama büyük devletlerin güç mücadelesi bitmedi. Aktörler ve şartlar değişti; ABD, Rusya ve Çin arasındaki küresel rekabet günümüzde farklı ekonomik, teknolojik, askerî ve diplomatik araçlarla devam ediyor.

Dolayısıyla milliyetçilik yalnızca geçmişte atılmış sloganları tekrarlamaksa bunun Türkiye'nin bugünkü meselelerine ne faydası vardır?

Milliyetçilik; Türkiye'nin kendi savunma gücünü, ekonomisini, tarımını, teknolojisini, eğitimini ve bilimini geliştirmesini savunmak değil midir?

Bağımsızlık yalnızca sınırları korumak değil, kararlarını başka başkentlerin çıkarlarına göre vermemek değil midir?

Kırk yıl sonra ne kaldı?

12 Eylül askeri darbesiyle sağcısı da solcusu da cezaevlerine dolduruldu. İşkenceler, idamlar, uzun mahkûmiyetler ve sürgünler yaşandı. Türkiye'nin ideal sahibi bir genç kuşağı çatışmaların ve darbenin ağır bedelini ödedi.

Bugünden geriye baktığımızda ise insanın zihnini kurcalayan çok daha ağır bir soru ortaya çıkıyor:

Bunca bedel ne içindi?

Bir zamanlar insanlar düşünceleri uğruna üniversiteden atılmayı, cezaevine girmeyi, sürgünü ve hatta ölümü göze alıyordu. Bugün ise gerek ülkücü gerekse devrimci hareketlerin geçmişteki fikrî ağırlıklarının büyük ölçüde değiştiğini görüyoruz.

Elbette ülkücülük de sosyalizm de ortadan kalkmadı. Partiler, dernekler, teşkilatlar ve semboller var.

Benim sorguladığım bunların varlığı değildir.

Fikir nerede?

Bir zamanlar kitap okuyan, tartışan, memleketin geleceğine ilişkin ekonomik ve toplumsal modeller geliştirmeye çalışan siyasi gençliğin yerini bugün sloganların, sosyal medyanın ve günlük siyasi hesapların alması üzerinde durmak gerekiyor.

Ülkücülük yalnızca üç hilal taşımak mıdır?

Devrimcilik yalnızca geçmişin sloganlarını tekrarlamak mıdır?

Bir insan kendisine ülkücü diyorsa Türkiye'nin eğitimden ekonomiye, teknolojiden tarıma, sanayiden dış politikaya kadar temel meseleleri hakkında söyleyecek sözü bulunmalıdır.

Çünkü ülkü, geçmişle övünmek kadar geleceğe dair hedef ortaya koyabilmektir.

Aynı sorgulama Türkiye'nin sosyalist ve devrimci geleneği açısından da yapılmalıdır.

Dünün birbirine kurşun sıkan gençlerinin çocukları ve torunları bugün aynı üniversitelerde okuyor, aynı fabrikalarda çalışıyor, aynı ekonomik sıkıntılarla mücadele ediyor ve aynı ülkenin geleceği için kaygılanıyor.

Belki de tarihin bize bıraktığı en önemli ders budur.

Mesele yeniden sağ-sol kavgası üretmek değildir. Mesele, geçmişte ödenen bedellerden geleceği kuracak bir fikir çıkarabilmektir.

Bugün ülkücü hareket açısından sorulması gereken soru da bana göre tam burada duruyor:

Türk milliyetçiliği yeniden Türkiye'nin önüne bilimde, ekonomide, teknolojide, eğitimde ve dünyayla rekabette bir gelecek ülküsü koyabilecek mi?

Yoksa ülkücülük, büyük bedeller ödemiş bir neslin hatıraları, sloganları ve sembolleri arasında mı kalacak?

Bunca canın, bunca gençliğin, bunca acının ardından tartışılması gereken esas mesele budur:

Ülkümüz hâlâ geleceği kurmak mı, yoksa yalnızca geçmişi anlatmak mı?