Namık Kemal İlkokulu’nun olduğu yer o zamanlar boş bir araziydi. Bizim oyun sahamızdı orası. Gündüzleri top, geceleri kör ebe oynardık. Evimiz bu arazinin hemen güneyindeydi
O zamanlar adıyla Gavur Mahallesi’nde oturuyorduk. Mahallenin bu adı neden taşıdığını yıllar sonra, Gazi Ortaokulu’na gittiğimde öğrendim: Meğer burada yaşayan Süryanilerden gelirmiş bu isim. Oysa ne Müslüman ne Süryani hiçbir arkadaşım bunu bana anlatmıştı; mahallede büyüyen bir çocuk olarak, ismin anlamını bilmeden yaşamıştım.
Namık Kemal İlkokulu’nun olduğu yer o zamanlar boş bir araziydi. Bizim oyun sahamızdı orası. Gündüzleri top, geceleri kör ebe oynardık. Evimiz bu arazinin hemen güneyindeydi. Babam yurtdışındaydı; biz ise dedem, ninem, biri evli iki halam ve üç kardeşimle birlikte, üç gözlü bir toprak evde sekiz kişi yaşıyorduk.
Komşu evlerin hepsi de topraktı. Hemen yanımızdaki evlerde üç kardeş otururdu; içinde bulunduğumuz arazinin tamamı onlara aitti. Dedem, bu kardeşlerin en büyüğü olan Hacı emmi’den iki yüz metrelik küçücük bir arsa almış, ev yapmıştı. İki tarafımız bitişik olduğu için kapalı sayılırdı. Dört odanın biri bizim, biri dedemlerle ninemin, biri evli halamın, diğeri de mutfaktı.
Mutfak ortaktı. Avlu kapısının yanındaki üstü açık tuvaleti de birlikte kullanırdık. Avlunun en ucunda on metre derinliğinde bir kuyu vardı; suyu mavi bir tulumbayla çeker, kana kana içerdik.
Kuyu ile tuvalet arası yedi sekiz metre ya vardı ya yoktu.
Avlu duvarı sıvasız biriketti. Yol yoktu. Tarlanın ortasından gide gele açılmış bir iz, bizim yolumuzdu. Kışın diz boyu çamur olurdu. Annemden en çok o yüzden dayak yedim. Çizmelerim, pantolonum çamur içinde eve döndüğümde, dayak faslı başlardı. Ertesi gün yine aynı… Annem dayaktan vazgeçmezdi, ben çamurdan.
Bir bayram sabahı erkenden kalktım. Yeni elbiselerimi giyip sokağa fırladım. Benim gibi erkenci birkaç çocuk daha vardı. Kapı kapı dolaşıyor, şeker topluyorduk. Veren de vardı, vermeyen de. Aldığımız şekerleri birbirimize gösteriyor, sonra büyük bir iştahla yiyorduk. Ama gözümüz hep yoldaydı. Tanıdık bir büyüğü görünce koşuyor, elini öpmeye çalışıyorduk. Karşılığında sinemaya yetecek kadar harçlık bekliyorduk: yirmi beş kuruş, elli kuruş…
O sırada uzaktan Hacı emmi’yi gördük. Arkadaşımla birlikte koşarak yanına vardık. Eline ilk ben sarıldım. Hacı emmi, şalvarının cebine elini sokup bozuk paraları karıştırınca içimde bir sevinç kıpırdadı. Sonra şakırdayan paraların arasından sarı bir yirmi beş kuruş seçip bana uzattı. Hiç konuşmadan, ağır adımlarla yürüyüp gitti.
O sarı yirmi beş kuruşla sinemaya gidecektim. Filmin başını kaçıracaktım ama olsun… Karanlık, rutubet kokulu salonun büyüsü yeterdi bana. Beş dakika bile izlesem mutlu olurdum.
Aradan on beş yıl geçti. Üniversiteyi bitirdim, göreve başladım.
İlk görev yerim Toprak Muhafaza ve Mera Islahı Tatbikat Grup Müdürlüğü’ydü.
Bir gün Ali Dağı’nda—diğer adıyla Mahmut Ensari Dağı’nda—yapılan ağaçlandırma çalışmalarını kontrol ediyorduk. Uzaktan birini gördüm. Yürüyüşü tanıdık geldi. Yaklaştıkça emin oldum: Bu, bana o sarı yirmi beş kuruşu veren Hacı emmi’ydi.
Yaşlanmıştı. Yürüyüşü daha da ağırlaşmış, neredeyse zor adım atıyordu.
Yanına yaklaşıp,
“Selamünaleyküm Hacı emmi, kolay gelsin,” dedim.
Başını kaldırdı, saygıyla,
“Aleykümselam Şefim, Allah razı olsun,” dedi.
“Beni tanıdın mı?” diye sordum.
Dikkatle baktı, sonra başını salladı.
“Kusura bakma Şefim, hatırlayamadım,” dedi.
Benim aklımda ise hâlâ o sarı yirmi beş kuruş vardı. Hatta onunla izlediğim, Yılmaz Güney'in Vurguncular filminin son on dakikası bile…
“İşin bitince çaya bekliyorum seni,” dedim.
Yüzünde bir şaşkınlık ve sevinç belirdi. Bu davetin ona verdiği mutluluktu.
Akşam kapım çalındığında onun geldiğini anladım. Kapıyı kendim açtım.
Hacı emmi terli, heyecanlı ve mahcup bir tebessüm içindeydi. İçeri buyur eder etmez eline sarıldım. Ama o elini hemen çekti.
“İzin ver öpeyim Hacı emmi. Ben Şeyho’nun torunu, Suat,” dedim.
Adımı biliyordu, köyümü de… Ama “Şeyho” deyince durdu. Birkaç saniye düşündü. Sonra gözleri parladı:
“Turuşlu mu?” dedi.
“Evet,” dedim.
"Ha, komşum... Sakin, sabırlı, mülayim komşum."
Ben, bir zamanlar verdiği yirmi beş kuruşun hatırına elini öpmek isterken; o, Turuşlu Şeyho’nun torunu olmamın verdiği yakınlığa sevinmişti.