Bu şehirde büyüdük, bu şehrin tozunu yuttuk, bu şehrin suyunu içtik. Hayatımızın birinci önceliği, yaşadığımız kentin yaşanabilir bir kent olmasıydı.
Kent’e yabancı belediye başkanları
Altmışlı yılların başında doğmuş bir Adıyamanlıyım. Yarım asrı burada devirdik. Bu şehirde büyüdük, bu şehrin tozunu yuttuk, bu şehrin suyunu içtik. Hayatımızın birinci önceliği, yaşadığımız kentin yaşanabilir bir kent olmasıydı.
Çocukluk yıllarımda otopark sorunu yoktu; çünkü plansız yapılaşma yoktu. Trafik bugünkü gibi düğümlenmezdi. En temel ihtiyaç ise içme suyuydu. O günün belediye başkanı Miktat Harıkçı, Gürlevik suyunu 35 kilometre uzaklıktaki sarp ve dağlık araziden, adeta insanüstü bir gayretle kente getirdi.
Bu yatırım, aradan geçen on yıllara rağmen hâlâ yerel yönetimlerimizin ortaya koyduğu en somut ve en kalıcı hizmet olarak hafızamızda duruyor. O günden bugüne, aynı çapta ve aynı vizyonda bir belediye hizmeti projesi bu şehre kazandırıldığını söylemek zor.
Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu acı bir tecrübeyle görüyoruz:
Mesele diploma değilmiş.
Mesele unvan değilmiş.
Mesele süslü cümleler, sert kürsü konuşmaları, megafonla yapılan muhalefet değilmiş.
Bir kenti yönetmek; roman yazmak, kitap yazmak, iyi gitar çalmak, güzel haber metni yazmak, güzel hitabet yapmak, alkış toplamak değildir.
Bir kenti yönetmek; o kentin ruhunu bilmektir.
Kent nedir?
Kentin, şehrin köyden farkı nedir?
Kasaba ile şehir arasındaki çizgi nerede başlar, nerede biter?
Bunu bilmeyen biri, kırk yıl belediye başkanlığı yapsa da kentin sorunlarını azaltamaz; aksine çoğaltır.

Bugün yaşadığımız manzara tam da budur.
Hazır ve en kıymetli varlığımız olan suyun kalitesini bozmak, şehri yığma yapılardan oluşan yarı açık bir beton cezaevine çevirmek, dar sokaklara sıkışmış, nefes alamayan bir kent meydana getirmek… Bunlar kötü niyetten değil; kente yabancılıktan ve ehliyetsizlikten doğan sonuçlardır.
Dünyaya bakın.
Yıllarca Sovyet hâkimiyeti altında kalmış şehirlere gidin:
Sofya,
Bükreş,
Bakü,
Kiev…
Varşova
Belgrat
İşgale uğramış olmalarına rağmen bir düzen, bir plan, bir şehir estetiği görürsünüz. Geniş caddeler, yeşil alanlar, parklar, stadyumlar… Hatta bundan 90 yıl önce yapılmış metrolar…
Biz ne yaptık?
Sevdiğimizi söylediğimiz memleketin içine plansızlıkla, vizyonsuzlukla müdahale ettik.
Bu durum, yeni alınmış bir otobüsün direksiyonunu “çok istiyor” diye çocuğa verip akşam hurdaya dönmüş halde teslim almaya benziyor.
Bu kent, bazı kişilerin belediye başkanı olma sevdasına feda edildi.
Ve maalesef uzun yıllar bunun bedelini ödeyecek.
Yeni bir kent inşa etmek mümkündür. Ama bozulmuş, çarpık ve nefes alamaz hale gelmiş mevcut yapıyı düzeltmek neredeyse imkânsızdır.
Deprem sonrası yapılan toplu konut alanlarına bakın. TOKİ’nin İndere ve Örenli’de inşa ettiği mahalleler eksikleri olsa da insan ihtiyaçları gözetilerek planlandı. Geniş yollar, otopark alanları, sosyal donatılar…
Bugün o bölgelerde yaşayanlar, aşağıdaki eski şehir merkezinin karmaşasını ve yaşanmazlığını daha net görüyor. Zorunlu olmadıkça o hendeklere çukurlara trafiğe hengâmeye dönmek istemiyorlar.
Sorun şudur:
Yerel yönetime yabancılık…
Kente yabancılık…
Kasaba kafasıyla şehir yönetmeye kalkışmak…
Kimsenin iyi niyetinden şüphemiz yok. Ama iyi niyet, liyakatin yerini tutmaz. Şehir yönetmek uzmanlık ister, vizyon ister, planlama ister, estetik ister, cesaret ister.
Bu işler ehil olmayanların işi değildir.
Yazık ediliyor bu memlekete.
Adıyaman’a kimse dışarıdan zarar vermiyor.
Bu şehir işgal altında değil.
Ama yanlış aklın, dar vizyonun ve ehliyetsizliğin ağır yükü altında eziliyor.
Unutulmasın…
Şehirleri depremler yıkmaz sadece.
Deprem bir gecede gelir, enkaz bırakır.
Basiretsizlik ise yıllara yayılır; sessizce, yavaş yavaş, geri dönüşü zor bir çöküş inşa eder.
Bir kenti yıkmak için düşmana gerek yoktur.
Ehliyetsiz bir yönetim yeterlidir.
Ve en acısı şudur:
Bir şehir yanlış ellere teslim edildiğinde,
bedelini sadece bugünkü nesil değil, henüz doğmamış çocuklar da öder.
Tarih susabilir…
Ama şehirlerin hafızası asla susmaz.