Toplumlar bir günde değişmez. Çöküşler de bir gecede yaşanmaz. Asıl kırılma, insanların olup bitene tepki vermeyi bıraktığı gün başlar.

ANORMALLİĞİ NORMAL GÖRMEK

"En büyük felaket, yanlışların çoğalması değil; yanlışların normalleşmesidir."

Toplumlar bir günde değişmez.

Çöküşler de bir gecede yaşanmaz.

Asıl kırılma, insanların olup bitene tepki vermeyi bıraktığı gün başlar.

Çünkü bir toplum için en büyük tehlike, haksızlığın yaşanması değil; haksızlığın sıradanlaşmasıdır.

Bugün dönüp etrafımıza baktığımızda bizi asıl düşündürmesi gereken de budur.

Bir zamanlar günlerce konuşulan, vicdanları sarsan olaylar artık birkaç saat içinde unutuluyor. Dün büyük tepki çeken gelişmeler, bugün sosyal medyada birkaç paylaşımın ardından sessizliğe gömülüyor. Gündem değişiyor, fakat sorunlar yerinde duruyor.

Siyasetçiler partilerini değiştiriyor…

Dün ağır sözlerle eleştirdikleri insanların yanında bugün omuz omuza yürüyebiliyorlar.

Seçim meydanlarında verilen vaatler, seçimden sonra hatırlanmayan cümlelere dönüşüyor.

İlke denilen kavram, çoğu zaman siyasi hesapların gölgesinde kalıyor.

Toplum ise bütün bunları şaşkınlıkla izlemek yerine, artık kanıksamayı tercih ediyor.

İşte asıl endişe verici olan da bu.

Çünkü alışmak, bazen sessiz bir teslimiyettir.

"Nasıl olsa değişmez..."

"Herkes aynı..."

"Boşuna konuşuyoruz..."

Bu cümleler, umudunu kaybetmiş toplumların ortak cümleleridir.

Oysa değişimi başlatan şey önce rahatsız olmaktır.

Şaşırabilmektir.

Yanlışa yanlış diyebilmektir.

Haksızlık karşısında susmamaktır.

Çünkü şaşırma duygusu, vicdanın hâlâ yaşadığını gösteren en güçlü işarettir.

Bir adaletsizlik gördüğümüzde içimiz sızlamıyorsa…

Bir yolsuzluk iddiasını sıradan bir haber gibi okuyup geçiyorsak…

Bir sözün ertesi gün inkâr edilmesini doğal karşılıyorsak…

Sorun yalnızca yaşanan olaylarda değildir.

Sorun, toplumun duyarlılığını yavaş yavaş kaybetmesindedir.

Demokrasiler sadece seçim sandıklarıyla yaşamaz.

Demokrasiyi ayakta tutan; sorgulayan vatandaş, özgür basın, güçlü hukuk ve diri bir vicdandır.

Vatandaş soru sormayı bıraktığında hesap soran kalmaz.

Hesap sorulmayan yerde ise güç, denetlenmediği için büyür; yanlışlar cesaret bulur.

Bugün belki de kendimize şu soruları sormalıyız:

Ne zaman bu kadar kolay unutur olduk?

Ne zaman şaşırmayı bıraktık?

Ne zaman sorgulamayı gereksiz görmeye başladık?

Ve en önemlisi…

Ne zaman anormallikleri hayatın olağan akışı gibi kabul etmeye başladık?

Çünkü bir ülkenin geleceğini tehdit eden en büyük tehlike; ekonomik krizler, siyasi çekişmeler ya da günlük tartışmalar değildir.

Asıl tehlike, toplumun vicdanının sessizleşmesidir.

Vicdan sustuğunda adalet güç kaybeder.

Adalet zayıfladığında hukuk yara alır.

Hukukun yara aldığı yerde güven kaybolur.

Güvenin kaybolduğu toplumlarda ise umut yavaş yavaş tükenir.

İşte bu yüzden, anormalliği normal görmek sadece bir alışkanlık değildir.

Bir milletin geleceği adına verilmiş en tehlikeli tavizlerden biridir.

Çünkü toplumlar yanlışlarla değil, yanlışları normal kabul etmeye başladıkları gün kaybetmeye başlar.