Yanlış anlaşılmasını istemem. Her ailenin yaşamı, imkânları ve çocuk yetiştirme anlayışı farklıdır. Burada yazdıklarım yalnızca kendi hayat tecrübelerimden
Çocuklarımıza Kıyamamak mı, Hayata Hazırlamak mı?
Anne olmak…
Belki de bu dünyadaki en güçlü, en kutsal ama aynı zamanda en zor görevlerden biri.
Evladınız ağladığında içiniz yanar. Yorulduğunda siz de yorulursunuz. Üzüldüğünde acısını kendi yüreğinizde hissedersiniz. İşte tam da bu yüzden çoğu zaman, farkında bile olmadan, onların yerine yaşamaya başlarız.
"Ben yaparım…"
"O üzülmesin…"
"O yorulmasın…"
"Yeter ki mutlu olsun…"
Ben de iki çocuk annesiyim.
Yıllardır hem kendi çocuklarımı büyütürken hem de çevremde sayısız aileyi gözlemlerken kendime hep aynı soruyu sordum:
Acaba çocuklarımızı çok sevdiğimiz için mi hata yapıyoruz?
Yanlış anlaşılmasını istemem. Her ailenin yaşamı, imkânları ve çocuk yetiştirme anlayışı farklıdır. Burada yazdıklarım yalnızca kendi hayat tecrübelerimin ve gözlemlerimin bana öğrettikleridir.
Bence bugün birçok anne ve babanın düştüğü en büyük yanılgılardan biri, çocuklarına kıyamamaktır.
Oysa korumak ile hayatı onların yerine yaşamak arasında çok büyük bir fark vardır.
Çocuklarımız üzülmesin diye sorunlarını biz çözüyoruz.
Yorulmasın diye sorumluluklarını omuzlarımıza alıyoruz.
Başarısız olmasın diye önlerine çıkan her engeli kaldırıyoruz.
Sonra da hayatın karşısında tek başlarına kaldıklarında neden mücadele edemediklerini, neden en küçük zorlukta dağıldıklarını anlamaya çalışıyoruz.
Çünkü hayat, bir annenin şefkati kadar merhametli değildir.
İş hayatı…
Arkadaş çevresi…
Evlilik…
Toplum…
Hiçbiri çocuklarımıza bizim baktığımız sevgiyle bakmayacak.
Kimse onların özel olduğunu düşünmeyecek.
Kimse yaptıkları her hatayı hoşgörüyle karşılamayacak.
Kimse sadece üzülmesinler diye yollarını açmayacak.
İşte bu yüzden çocuklarımızı cam fanusların içinde büyütmemeliyiz.
Bırakalım bazen düşsünler…
Bırakalım bazen kaybetsinler…
Emek versinler…
Beklesinler…
Sabretsinler…
Çünkü hayatın en değerli öğretmenleri, çoğu zaman başarılarımız değil; düştüğümüz, yorulduğumuz ve yeniden ayağa kalkmayı öğrendiğimiz anlardır.
Ne yazık ki son yıllarda çocuklarımızı "prens" ve "prenses" gibi yetiştirmeyi iyi ebeveynlik sanmaya başladık.
Oysa hayatın ihtiyacı; başında taç taşıyan insanlar değil, omuzlarında sorumluluk taşıyabilen insanlardır.
Mücadele edebilen…
Üretebilen…
Vazgeçmeyen…
Ayağa kalkmayı bilen insanlar…
Bugün kıyamadığımız her sorumluluk, belki de yarın onların omuzlarına daha ağır bir yük olarak binecek.
Çünkü bir gün biz olmayacağız.
İşte o gün yanlarında ne koruyan ellerimiz olacak ne de her düştüklerinde onları kaldıran sevgimiz.
Yanlarında sadece karakterleri…
Kazandıkları değerler…
Aldıkları eğitim…
Ve hayata dair edindikleri beceriler kalacak.
Belki de çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük miras; kusursuz bir hayat değil, hayatın kusurlarıyla mücadele edebilecek güçlü bir karakterdir.
Bazen "hayır" diyebilmek…
Bazen bekletebilmek…
Bazen sorumluluk verebilmek…
Bazen de yaptıkları hataların doğal sonuçlarını yaşamalarına izin verebilmek…
Bunlar sevgisizlik değildir.
Tam aksine, sevginin en olgun, en bilinçli ve en cesur hâlidir.
Çünkü gerçek sevgi; çocuğu ömür boyu kucağında taşımak değil, günü geldiğinde kimseye yaslanmadan, kendi ayakları üzerinde dimdik durabilecek bir insan olarak hayata uğurlayabilmektir.
Çünkü biz çocuklarımıza rahat bir çocukluk değil, güçlü bir gelecek borçluyuz.