Yeşilçamda da köy ve kasaba hikâyeleri var. Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Fatma Girik gibi isimler zaman zaman Anadolu hikâyelerinde rol aldılar. 'Susuz Yaz' ya da 'Ezo Gelin' gibi

Sırça Köşklerden Bozkıra: Ekranın Ahlak Arayışı

Boğaz yalılarının penceresinden bakıyorduk hayata. İnce belli bardakların buğusuna karışan yasak aşklar, yüksek tavanlı salonlarda fısıldanan ihanetler, kusursuz Türkçeyle kurulmuş uzun cümleler… Aşk-ı Memnu gibi diziler, zenginliğin ve zarafetin içinde insanın zaaflarını anlatıyordu. Şehirliydik. Eğitimli, bakımlı, seçkin. Çatışmalarımız bireyseldi: aşk, tutku, güç, sınıf atlama.

Oysa zamanla kamera yön değiştirdi. Sırça köşklerden çıktı, toza toprağa bulandı. Yol kenarındaki kahveye, kasaba meydanına, oba çadırına uğradı. Gönül Dağı’nda bozkırın ortasında umut arayan gençleri, töreyle adalet arasında denge kurmaya çalışan beyleri izliyoruz. Şive var; kusurlu, dağınık, yer yer kuralsız bir dil. Fakat o dilin içinde net bir ahlak var.

Belki de mesele tam burada düğümleniyor.

Kent anlatıları gri. İyi ile kötü arasındaki çizgi bilinçli olarak silikleştirilmiş. Seyirci, kimin haklı olduğuna kendisi karar verecek.

Oysa taşra anlatısı nettir. Söz senettir. Aile kutsaldır. İhanet cezasız kalmaz. Yanlış yapan, bedel öder.

Bu netlik, karmaşık bir çağda yaşayan insan için bir sığınak gibidir.

Yeşilçamda da köy ve kasaba hikâyeleri var. Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Fatma Girik gibi isimler zaman zaman Anadolu hikâyelerinde rol aldılar. 'Susuz Yaz' ya da 'Ezo Gelin' gibi yapımlarda töre, yoksulluk, susuzluk, kader işlendi. Fakat geleneğin asıl taşıyıcısı çoğu zaman başrol değildi; yan karakterdi. Saf ama dürüst delikanlı, fedakâr ana, bilge ihtiyar… Merkezde trajedi vardı; gelenek çoğu kez fondu.

Bugün durum az da olsa tersine döndü. Gelenek fon değil, eksen.

Her şeye rağmen üçkâğıtçı imam, fırıldak ağa, zalim bey tiplemeleri yerini daha karmaşık ama onurlu karakterlere bıraktı. Töresine bağlı ama adaleti gözeten bir bey; sert ama merhametli bir baba; aşkı için bedel ödeyen bir delikanlı…

Bu figürler toprağın değil, toplumun hassasiyetlerinden doğuyor. Çünkü toplum, modern hayatın hızında aşınan bağlarını yeniden görmek istiyor.

Kent hayatı bireyi yalnızlaştırdı. Apartman dairelerinde komşusunu tanımadan yaşayan, kalabalıklar içinde tek başına kalan insan için kasaba meydanı bir ütopya oldu. Orada herkes birbirini tanır. Düşen birini kaldıracak bir el mutlaka vardır. Bu duygu, gerçekliğinden bağımsız olarak, ekranda karşılık buluyor.

Şive meselesi de burada anlam değiştiriyor. Bir zamanlar “bozuk Türkçe” diye küçümsenen ağız, bugün sahiciliğin işareti. Kusursuz cümlelerden çok, içten sözler değer görüyor. Seyirci, cilalı diyalogdan ziyade samimiyet arıyor.

Demek ki izlenen yalnızca bir coğrafya değil; bir değerler sistemi. Bozkırın kendisi değil, bozkırda temsil edilen sadakat. Dağın sertliği değil, dağ insanının mertliği.

Sırça köşkler hâlâ var. Işıltılı hayatlar, zengin sofralar, entrikalar yine anlatılıyor. Ama daha çok sevilen, daha çok sahiplenilen hikâye başka bir yerden konuşuyor: Aile bağlarının güçlü olduğu, sözün namus sayıldığı, yanlışın yanlış diye söylendiği bir dünyadan.

Belki de ekranın yaptığı şey basittir: Toplumun özlemini görünür kılmak.

Ve anlaşılan o ki bu toplum, bütün karmaşasına rağmen hâlâ şuna inanmak istiyor:

İnsan, yalansız ve haramsız yaşayabilir.

Sadakat mümkündür.

Mertlik hâlâ bir değerdir.

Ekran da tam olarak bunu gösterdiğinde sevilmektedir.