Elimizde olmayanların peşinde koşarken elimizdekilerin kıymetini bilmiyorduk. Belki de insanın en büyük trajedisi, mutluluğu hep bir adım sonrasına ertelemesiydi.

ÜÇ BASAMAK

Babam duvarcı ustasıydı. Her sabah tuğlaların birbirine çarpan sesiyle uyanırdık. Annem, bir avuç unla sofrayı kurar; yokluğu belli etmemek için elinden geleni yapardı. Bizim evde okul, bir gelecek hayaliydi ama o hayale ulaşmak, her gün yeniden verilen bir hayat mücadelesiydi.

Elimizde olmayanların peşinde koşarken elimizdekilerin kıymetini bilmiyorduk. Belki de insanın en büyük trajedisi, mutluluğu hep bir adım sonrasına ertelemesiydi. Kimi zengin olmanın, kimi zengin yaşamanın peşine düşerdi. Zengin olmak isteyenler zengin yaşayamadan, zengin yaşamak isteyenlerse zengin olamadan göçüp giderdi.

Ben ikisinin arasında kalmıştım. Yoksullukla hayalin, arzu ile imkânsızlığın arasında.

Sonra bir gün sınıfa Gamze girdi.

Bir anda her şey değişti. Daha doğrusu, ben dünyaya başka türlü bakmaya başladım.

Gamze okulun en güzel kızıydı. Uzun, siyah saçları beline kadar uzanır; yürüdüğünde omuzlarında usulca dalgalanırdı. Yeşil gözleri, insanın içine bakmakla kalmaz, sanki orada sakladığı şeyleri de görürdü.

Güzelliği yüzünden ibaret değildi. Bir duruşu, bir konuşması, insanı kendine çeken bir hâli vardı.

Biz, dikkatini çekebilmek için türlü numaralar yapardık. Topu sınıfa kaçıran, kalemini yere düşüren, durup dururken arkadaşına seslenen eksik olmazdı.

Oysa Gamze, bütün bu çabalarımızı küçük bir tebessümle karşılar, sonra hiçbir şey olmamış gibi dersine dönerdi.

O tebessüm içimizi ısıtır, ardından yakardı.

Üstelik yalnızca güzel değildi; zekiydi de. Matematik sınavlarında hep birinci olur, öğretmenlerden övgüler alırdı.

— Aferin Gamze!

Bu sözleri o kadar sık duyardık ki bir süre sonra kendi adımızın öğretmenlerin dilinde neden hiç dolaşmadığını düşünmeye başladım.

Aynı sınıfta oturuyorduk ama sanki farklı dünyalarda yaşıyorduk.

Beni en çok etkileyen şeyse İngilizce konuşmasıydı. Teneffüslerde bazen arkadaşlarına dönüp,

— Hello, how are you?

derdi.

Sözleri, anlamını bilmediğim bir şarkı gibi akıp giderdi. Ben dinler, anlamadığım için değil, kendimi o dünyanın dışında hissettiğim için susardım.

Gamze, bana ilk kez insanlar arasındaki görünmez mesafeyi göstermişti. Bazıları hayata birkaç adım önde başlıyordu. Bazılarıysa o mesafeyi kapatabilmek için ömründen yıllar vermek zorundaydı.

O, bir okul müdürünün kızıydı. Geniş bir evde büyümüş, piyano dersleri almıştı. Ben, geceleri lambanın titrek ışığında ders çalışıyordum. Onun kitapları, defterleri, imkânları vardı. Benimse eskimiş bir çantam, birkaç kitabım ve vazgeçmeyi bilmeyen bir inadım.

O İngilizce konuşuyordu. Ben Türkçeyi bile istediğim gibi konuşamıyordum. Köylü ağzımla alay edenler olurdu. Bazen bir kelimeyi yanlış söylemekten korktuğum için konuşmamayı tercih ederdim.

Ama içimde bir şey vardı. Belki gurur, belki öfke, belki de kimseye göstermediğim bir eksiklik duygusu.

Öğrenmek, yetişmek, aradaki farkı kapatmak istiyordum.

Her gece eski bir defterin sayfalarına İngilizce kelimeler yazıyor, onları tekrar tekrar okuyordum. Bilmediğim kelimeleri ezberlerken aklıma Gamze geliyordu.

Kendi kendime, “Gamze için,” diyordum.

Oysa mesele yalnızca Gamze değildi. Onunla birlikte kendimde fark ettiğim, yıllardır adını koyamadığım bir şeydi. Onu sevmek, biraz da kendi eksikliğimi görmekti. O, bana kendimi gösteren bir aynaydı.

Parlak, güzel ve ulaşılmaz.

Yıllar geçti.

Lise bitti. Üniversite sınavına girdik. Sonuçlar açıklandığında Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanmıştım.

Evimizde bayram vardı.

Annem, “Oğlum doktor olacak!” diye ağlıyordu. Babam bir köşede sessizce dua ediyor, nasırlı ellerini göğsünde birleştiriyordu.

O gün kazandığım şeyin yalnızca bir üniversite olmadığını anladım. Benim başarım, yıllarca yokluk içinde direnen iki insanın umuduydu.

Bazı başarılar insanın kendi hikâyesinden çok, ailesinin duasını taşır.

Gece yarısı bavulumu hazırladım. Birkaç parça giysinin yanına eski defterimi de koydum. Ankara üzerinden Samsun'a gidecektim.

Geçmişi bir bavula sığdırıp yola çıkmanın kolay olduğunu sanıyordum.

Oysa insan, geride bıraktığını sandığı şeyleri de yanında götürüyordu.

2005 yazıydı.

Tıp fakültesini bitirmiş, memlekete dönmek üzere Ankara AŞTİ'de otobüsümü bekliyordum. Öğle sıcağına rağmen Ankara'nın ayazını hatırlatan kuru bir rüzgâr yüzüme çarpıyordu. Saat on dörtte hareket edecek otobüse daha zaman vardı.

Beklemekten sıkılınca Kızılay'daki Zafer Çarşısı'na gitmeye karar verdim.

Kitapçıların arasında dolaşmak bana iyi gelirdi. Dar koridorlarda eski kitapların kokusu vardı. Rafların arasında gezinirken insan, kendi hayatından çıkıp başkalarının hayatlarına sığınabiliyordu.

Bir sahafın önünde durdum. Eski kitapları karıştırırken Shakespeare'in bir kitabı dikkatimi çekti. Beş liraydı.

Satın aldım.

Sayfalarını çevirdim. Kitabın yıpranmış kapağına, sararmış kâğıtlarına baktım. Bazı kitaplar, insanın hiç yaşamadığı hayatları bile özlemesine neden oluyordu.

Zamanı unuttum.

Saate baktığımda otobüsün kalkmasına bir saat kalmıştı. Taksiye binsem yol paramdan sonra cebimde çorba içecek para kalmayacaktı. Kitabı koltuğumun altına sıkıştırıp durağa doğru yürüdüm.

Otobüse yetişmeliydim.

Merdivenlere yaklaştığımda birini gördüm.

Önce inanamadım.

Gamze'ydi.

Yıllar, insanın hafızasında bazı yüzleri eskitemiyordu. Saçları hâlâ uzun ve siyahtı. Yürüyüşü aynı zarafeti taşıyordu. Öğle güneşi yüzüne vuruyor, o bildiğim gülümseme dudaklarında beliriyordu.

Yeşil gözleri...

Bir zamanlar sınıfta uzaktan baktığım, geceleri İngilizce kelimeler ezberlerken hatırladığım o gözler.

Kalbim, yıllardır susturduğum bir şeyi yeniden hatırlamış gibi çarpmaya başladı.

Gamze'ydi işte.

Aradan kaç yıl geçmişti? Neler yaşamıştık? Nerelerdeydik? Ne olmuştu ona?

Bunların hiçbirini düşünemiyordum. Aklımda yalnızca tek bir şey vardı: Onunla konuşmalıydım.

Merdivenin başındaydık. O aşağı iniyor, ben yukarı çıkıyordum.

Aramızda üç basamak vardı.

Yalnızca üç basamak.

Bir adım daha attı. Ben olduğum yerde kaldım. İçimdeki çocuk, yıllardır beklediği fırsatın karşısına çıktığını anlamıştı.

“Konuş!” diye bağırıyordu.

“Gamze, merhaba! Beni hatırladın mı?”

Bu kadar basitti. Söyleyeceğim şey buydu. Yıllarca içimde büyüttüğüm duygunun karşısında duruyordu ve benden yalnızca birkaç kelime bekliyordu.

Ama başka bir ses daha vardı.

“Otobüsün kalkacak. Geç kalırsan ne yapacaksın?”

Elimi cebime attım. Paramı yokladım. Otobüsü kaçırırsam ne olacağını düşündüm. Sonra onun karşısında nasıl duracağımı...

Ya beni hatırlamazsa?

Ya beni hatırlasa bile sıradan bir eski sınıf arkadaşı gibi karşılayıp geçerse?

Ya yıllarca içimde büyüttüğüm şey, onun için hiçbir anlam taşımıyorsa?

Gamze bir basamak daha indi.

Ben bir basamak daha çıktım.

Aramızdaki mesafe azaldıkça söyleyeceklerim çoğalıyor, ağzımdan çıkacak tek bir kelime bile bulamıyordum.

Yanından geçtim.

Hiçbir şey söylemeden.

Birkaç adım sonra kendime kızmaya başladım. Otobüs durağına doğru yürürken ayaklarım ilerliyor, aklım merdivenlerde kalıyordu.

Otobüsün kapısı kapanmak üzereydi.

Bindim. Cam kenarındaki koltuğa oturdum.

Tam o sırada içimde bir şey koptu.

Yıllardır beklediğim bir karşılaşma, üç basamağın arasında kalmıştı. Belki bir daha hiç karşılaşmayacaktık. Belki de hayat, insana bazı fırsatları yalnızca bir kez veriyordu.

Ayağa fırladım.

— Bir dakika! İneceğim!

Şoförün şaşkın bakışları arasında otobüsten indim. Geldiğim yöne doğru koşmaya başladım.

Bu kez otobüsü değil, hayatımı kaçırmaktan korkuyordum.

Zafer Çarşısı'nın merdivenlerine vardığımda Gamze hâlâ oradaydı.

Elinde bir poşet kitap vardı. Başını çevirip bana baktı.

Göz göze geldik.

Gülümsedi.

Dünya, bir anlığına sustu.

Yıllar önce sınıfta gördüğüm o gülümseme, aradan geçen zamana rağmen aynıydı. Sanki hayat, beni yeniden çocukluğuma çağırmıştı.

— Gamze...

Adını güçlükle söyleyebildim.

Bana baktı. Sanki bir şey söylememi bekliyordu.

Belki beni tanımıştı. Belki hatırlamak için biraz zamana ihtiyacı vardı. Belki de yalnızca karşısına ansızın çıkan bir adama gülümsüyordu.

Bilmiyordum.

Bilmek için konuşmam gerekiyordu.

Ama yine sustum.

İçimdeki ses, bu kez daha acımasızdı.

“Sen kimsin ki? Yoksul bir ailenin çocuğusun. Bir zamanlar aynı sınıfta okudunuz diye ne değişecek? Üstelik şimdi ne söyleyeceksin ona?”

Başımı eğdim.

Gamze'nin yüzüne son bir kez baktım. Elindeki kitap poşetine, siyah saçlarına, yeşil gözlerine...

Sonra arkamı döndüm.

Yürüdüm