Yollar toz içinde. Kaldırımlar kirli. Vitrinlerin üzerinde günlerdir silinmemiş bir yorgunluk... Poşetler, kâğıtlar, plastikler savrulmuş. Biriken çöpler, şehrin ruhunu ağırlaştırmış.
Şehrin en kalabalık, en hareketli caddesinde yürüyorum.
Yollar toz içinde. Kaldırımlar kirli. Vitrinlerin üzerinde günlerdir silinmemiş bir yorgunluk... Poşetler, kâğıtlar, plastikler savrulmuş. Biriken çöpler, şehrin ruhunu ağırlaştırmış.
Trafik ayrı bir mesele…
Düzensiz park edilmiş araçlar yolları daraltıyor. Herkes birbirinin önüne geçmeye çalışıyor. Korna sesleri birbirine karışıyor. Kimse kimseye yol vermiyor.
Sonra insanlara bakıyorum.
Yüzlerde yorgunluk, bakışlarda bir tuhaflık…
Güneşten yanmış yüzler, gıdasızlıktan solmuş bedenler, söylemek istediğini tam olarak ifade edemeyen insanlar… Kiminin yüzünde kabulleniş, kiminin gözlerinde boşluk...
Derdini kader bilen insanlar...
Ne gördüysek alın yazımız, ne öğrenemediysek şansımız, ne yaşadıysak tesadüf…
Böyle söyleyerek hayatın bütün sorumluluğunu kaderin üzerine bırakıyoruz.
Kirlettiğimiz sokak kader değildir. Çöpü yere atmak kader değildir. Kaldırımı işgal etmek kader değildir. Trafiği felç eden düzensizlik kader değildir. Bir şehrin yıllarca bakımsız bırakılması kader değildir.
İnsan bir süre sonra gördüğü kirliliği görmez olur. Kaldırımın üzerindeki çöpü, yolun ortasındaki aracı, kırık dökük görüntüyü, başkasının hakkına giren davranışı sıradan kabul eder. Sonra da bütün bunların nedenini kaderde arar.
Şehrin görüntüsüyle insanın düşüncesi arasında garip bir benzerlik var.
Yazdıkları düşündükleriyle örtüşmeyen, söyledikleri yaptıklarıyla uyuşmayan insanlar görüyorum. Kendisine bilge denmesini isteyen ama bilginin sorumluluğunu taşımayanlar… Doğrudan söz eden ama doğruya geldiğinde susanlar… Ahlaktan bahseden ama başkasının hakkını gözetmeyenler…
Cahil bilge…
Belki de çağımızın en garip insan tipi.
Çok şey biliyor gibi konuşuyor ama bildiğiyle yaşamıyor.
Şehrin kirli olması beni yalnızca görüntü olarak rahatsız etmiyor. Beni asıl rahatsız eden, bu kirliliğin kimseyi yeterince rahatsız etmemesi.
Bir şehir sokaklarından önce vicdanlarda temizlenir.
Kaldırımın temiz olması için yalnızca belediye işçisine ihtiyaç yoktur. Çöpünü yere atmayan insana da ihtiyaç vardır.
Trafiğin düzenli olması için yalnızca trafik polisine ihtiyaç yoktur. Bir başkasının hakkını kendi hakkı kadar önemseyen insana ihtiyaç vardır.
Vitrinlerin temiz olması yetmez. O vitrinin önünden geçen insanın zihninin de biraz temiz olması gerekir.
Bu şehir bu hâliyle ciddiye alınmaz.
Şehir, insanının aynasıdır.
Sokağına çöp atan insanla düşüncesini kirleten insan arasında çok uzak bir mesafe yoktur.
Kendi yanlışını görmeyen, başkasının yanlışını büyütür.
Kendi sorumluluğunu kader diye adlandıran, başkasının ihmâlini eleştirir.
Ve sonunda herkes birbirinden şikâyet ederken şehir biraz daha kirlenir.
Ben artık yalnızca yolların, kaldırımların ve vitrinlerin temizlenmesini istemiyorum.
İnsanların birbirine bakışının, birbirine karşı sorumluluğunun, yaşadığı şehre duyduğu aidiyetin de temizlenmesini istiyorum.
Şehir dediğimiz şey taş, asfalt, beton ve tabeladan ibaret değildir.
Şehir, orada yaşayan insanların ortak vicdanıdır.
Vicdan kirlenmişse sokakları ne kadar yıkarsanız yıkayın, şehir temizlenmez.
Bu yüzden bu şehre bakarken yalnızca gördüklerimi değil, göremediklerimi de düşünüyorum.
Ve kendime şu soruyu soruyorum:
Bir şehir bu kadar kirlenmişken, insanları hâlâ kendilerini temiz sanabiliyorsa, asıl kirlilik nerede başlamıştır?