Ya siyasetin kendine özgü kurallarına yenik düştüler ya da başarıya giden her yolu meşru gören Niccolò Machiavelli anlayışına teslim oldular.
Başarıdan Siyasete
İşini çok iyi yapanların, bunu siyasete girerek daha ileriye taşıyacaklarını düşünenler bugüne kadar çoğu zaman hayal kırıklığına uğradılar.
Ya siyasetin kendine özgü kurallarına yenik düştüler ya da başarıya giden her yolu meşru gören Niccolò Machiavelli anlayışına teslim oldular.
***
Toplumda sıkça dile getirilen bir beklenti vardır: İşini çok iyi yapan insanlar, eğer siyasete girerse ülkelerini de aynı başarıyla yönetebilirler.
Başarılı bir iş insanı, saygın bir akademisyen, halkın sevgisini kazanmış bir sanatçı ya da mesleğinde zirveye çıkmış bir bürokrat… Onların siyasete girmesi çoğu zaman umutla karşılanır. Çünkü insanlar, mesleğinde dürüstlükle ve başarıyla öne çıkan birinin siyasette de aynı ilkeleri koruyacağına inanmak ister.
Fakat tarih, bu beklentinin çoğu zaman hayal kırıklığıyla sonuçlandığını gösterir.
Bunun ilk sebebi, siyasetin kendine özgü kurallarının olmasıdır.
Bir meslekte başarıya ulaşmak çoğu zaman disiplin, bilgi, emek ve kişisel yetkinlikle mümkündür.
Oysa siyaset, bireysel başarıdan çok daha karmaşık bir alandır. Güç dengeleri, ittifaklar, ideolojik mücadeleler, toplumsal beklentiler ve sürekli değişen koşullar siyasetin doğasını belirler. Bu dünyaya dışarıdan gelen biri, çoğu zaman bu dengelerin içinde kendini korumakta zorlanır.
İkinci ve daha tehlikeli ihtimal ise, siyasetin doğasına uyum sağlamak adına kişinin kendi ilkelerinden uzaklaşmasıdır.
Başlangıçta idealist bir niyetle yola çıkan bazı insanlar, zamanla siyaset sahnesinde ayakta kalabilmek için farklı yöntemlere başvurmak zorunda kaldıklarını düşünürler.
İşte bu noktada, Niccolò Machiavelli’nin siyaset anlayışı devreye girer:
Amaca ulaşmak için kullanılan yolların sorgulanmaması.
Bu anlayış, başlangıçta küçük tavizlerle başlar. Bir söz görmezden gelinir, bir yanlış sessizlikle geçiştirilir, bir çıkar ilişkisi “zorunluluk” olarak açıklanır. Zamanla kişi farkında olmadan kendi çizgisinden uzaklaşır. Bir gün dönüp baktığında ise siyasete girerken savunduğu değerlerin çoğunu kaybettiğini görür.
Bu durum yalnızca bireylerin başarısızlığı değildir. Aynı zamanda toplumun siyasetle kurduğu ilişkinin de bir göstergesidir. Çünkü siyaset çoğu zaman insanları dönüştüren bir alan haline gelir; insanlar siyaseti değiştirmek için girdiklerini söylerken, çoğu zaman siyaset onları değiştirir.
Elbette bu kuralın istisnaları da vardır.
Bazı insanlar ilkelerini koruyarak siyasette var olmayı başarır. Fakat bu örnekler nadirdir ve genellikle büyük bedeller ödeyerek ayakta kalırlar.
Bu yüzden mesele yalnızca “başarılı insanların siyasete girmesi” değildir. Asıl mesele, siyasetin başarıyı nasıl tanımladığıdır. Eğer başarı güç kazanmak, rakibi saf dışı bırakmak ve iktidarı korumak olarak görülürse; o zaman en iyi niyetli insanlar bile zamanla bu oyunun parçası haline gelebilir.
Belki de bu yüzden, bir insanın iyi bir mühendis, iyi bir doktor ya da iyi bir iş insanı olması onun mutlaka iyi bir siyasetçi olacağı anlamına gelmez. Çünkü mesleklerde başarı çoğu zaman emeğin ve yeteneğin sonucudur; siyasette ise başarı çoğu zaman güç dengelerini yönetebilme becerisiyle ölçülür.
Bu iki dünyanın değerleri her zaman aynı değildir.
Ve bazen insan, işini iyi yaptığı yerde kalırsa hem kendisi hem de toplum için daha büyük bir fayda üretir. Çünkü bazı başarılar, siyasetin gürültüsüne karışmadan çok daha temiz ve kalıcı izler bırakır.