İçinizde biriken acıları, toplumun görünmeyen yaralarını, sokaklarda sessizce yaşanan dramları, insanların yüzlerine yerleşen çaresizliği anlatmak istersiniz.
YAZAMADIKLARIMIN SESİ
Bazen insanın yüreğinde öyle kelimeler birikir ki ne susmaya gönlü razı olur ne de yazmaya cesareti yeter.
Yazmak istersiniz...
İçinizde biriken acıları, toplumun görünmeyen yaralarını, sokaklarda sessizce yaşanan dramları, insanların yüzlerine yerleşen çaresizliği anlatmak istersiniz. Kalemi elinize aldığınızda kelimeler adeta birbirleriyle yarışır. Her cümlenin ardında ayrı bir hayat, her satırın içinde başka bir insanın feryadı vardır.
Önce kadınları yazmak istersiniz.
Hayalleri yarım bırakılan, yaşam hakkı ellerinden alınan, şiddetin karanlığında hayatları söndürülen kadınları... Geride annesiz çocuklar, gözü yaşlı aileler ve cevapsız sorular bırakarak aramızdan koparılan kadınları...
Sonra bir baba gelir gözlerinizin önüne.
Sabahın ilk ışıklarıyla evinden çıkıp akşam karanlığına kadar iş arayan, evladının cebine harçlık koyamadığı için mahcubiyetle başını öne eğen işsiz bir baba... Çocuğunun gözlerindeki beklentiyi görmemek için bakışlarını kaçıran, çaresizliğini içine gömen, evine eli boş dönmenin ağırlığı altında ezilen bir baba...
Onu yazmak istersiniz.
Bir okulun kantininde arkadaşlarının tost, simit aldığı sırada cebindeki birkaç bozuk parayı sayan, sonra hiçbir şey alamadan sınıfına dönen çocukları yazmak istersiniz. Daha hayatın ne olduğunu öğrenemeden yoksulluğun soğuk yüzüyle tanışan, çocukluğunu bile doya doya yaşayamayan o küçücük yürekleri...
Üniversite kapılarında yıllarını tüketen gençler gelir aklınıza.
Ailesinin binbir fedakârlıkla okuttuğu, gecesini gündüzüne katarak diploma sahibi olan ama bir türlü atanamayan gençleri... Mesleğini yapma hayaliyle yıllarca bekleyen, umutları her geçen gün biraz daha tükenen, gelecek kaygısıyla hayatının en güzel yıllarını ertelemek zorunda kalan gençleri...
Bir de emeklilerimiz vardır.
Ömrünün en verimli yıllarını çalışarak geçirmiş, alın terini bu ülkenin toprağına katmış, yıllarca üretmiş, hizmet etmiş insanlar... Hayatlarının sonbaharında biraz huzur, biraz rahatlık beklerken şimdi pazar tezgâhlarında en ucuz sebzeyi arayan, ay sonunu getirebilmek için hesap üstüne hesap yapan emeklilerimizi yazmak istersiniz.
Bir annenin mutfaktaki sessiz çığlığını anlatmak istersiniz.
Kaynamayan tencereleri, ödenemeyen kiraları, biriken faturaları, ertelenen ihtiyaçları... Hayat pahalılığının yalnızca cepleri değil, insanların umutlarını da nasıl tükettiğini anlatmak istersiniz.
Çünkü yoksulluk yalnızca parasızlık değildir.
Yoksulluk bazen çocuğuna mahcup olmaktır. Bazen eşinin yüzüne bakamamaktır. Bazen pazardan eli boş dönmektir. Bazen de kimseye belli etmeden gecenin karanlığında sessizce ağlamaktır.
Bütün bunları yazmak istersiniz.
İnsanların acılarını, haksızlıkları, adaletsizlikleri, toplumun vicdanında açılan yaraları dile getirmek istersiniz.
Çünkü gazetecilik yalnızca yaşananları kayda geçirmek değildir. Gazetecilik, duyulmayan sesleri duyurmak, görülmeyen hayatlara ayna tutmak, gerektiğinde toplumun vicdanına tercüman olmaktır.
Hele yıllarını bu mesleğe vermişseniz, hayatın acı ve tatlı yüzünü görmüşseniz, susmanın da konuşmak kadar ağır bir sorumluluk olduğunu bilirsiniz.
Ama gelin görün ki...
Tam kaleminizi oynatacağınız, kelimeleri kâğıda dökeceğiniz sırada içinizde başka bir ses yükselir.
“Dur!” der.
“Biraz dikkatli ol. Yazdığın bir cümle yanlış anlaşılırsa ne olacak? Söylediğin bir söz başına iş açarsa? Bir eleştirinin bedelini özgürlüğünle ödemek zorunda kalırsan?”
İşte o anda kalem ağırlaşır.
Kelimeler boğazınızda düğümlenir.
Vicdanınız yaz derken, endişeleriniz susmanızı öğütler.
Bir tarafta gerçekler, diğer tarafta korkular vardır. Bir tarafta topluma karşı sorumluluğunuz, diğer tarafta başınıza gelebileceklerin hesabı...
Oysa eleştirmek düşmanlık değildir.
Bir annenin feryadını anlatmak, bir babanın çaresizliğini dile getirmek, işsizliği, yoksulluğu, adaletsizliği yazmak bir ülkeye kötülük etmek değildir.
Aksine, bu ülkenin insanını önemsemektir.
Gazeteci, yalnızca güzel haberleri yazan, alkışlanan işleri anlatan kişi değildir. Yanlış gördüğünde sorgulayan, eksiklikleri dile getiren, toplumun derdini gündeme taşıyan insandır.
Elbette her kalemin bir sorumluluğu vardır. İftira etmeden, hakaret etmeden, kimsenin hakkına girmeden, doğrulardan ayrılmadan yazmak gerekir. Ancak doğruları yazabilmek için de insanın kendisini güvende hissetmesi gerekir.
Bir toplumda insanlar düşüncelerini ifade ederken sürekli kelimelerini tartmak, her cümlenin ardından başına ne gelebileceğini hesaplamak zorunda hissediyorsa orada yalnızca kelimeler değil, vicdanlar da yorulur.
En kötüsü de insanın zamanla kendi kendisinin sansürcüsü hâline gelmesidir.
Henüz yazılmamış bir yazıyı zihninde silmek, söylenmemiş bir sözü içinde boğmak, haklı bir eleştiriyi sırf endişeleri yüzünden dile getirememek...
İnsanı asıl yoran budur.
Çünkü insan bazen söylediklerinden değil, söyleyemediklerinden dolayı kendisiyle hesaplaşır.
Ben de zaman zaman bu hesaplaşmayı yaşıyorum.
Yazmak istediğim çok şey var.
Bu ülkenin sokaklarında, köylerinde, şehirlerinde anlatılmayı bekleyen binlerce insan hikâyesi var. Kimi ekmeğinin, kimi hakkının, kimi geleceğinin, kimi de adaletin peşinde...
Biliyorum ki ben yazmasam da o işsiz baba yarın yine iş arayacak. O çocuk okul kantininde yine cebini yoklayacak. O emekli yine pazarın dağılmasını bekleyecek. O anne yine mutfakta ne pişireceğini düşünecek.
Ben sustum diye hayatın gerçekleri değişmeyecek.
Ben yazmadım diye acılar ortadan kalkmayacak.
Ve ben gözlerimi kapattım diye yaşanan haksızlıklar görünmez olmayacak.
Yıllardır kalem tutan bir insan olarak şuna inanıyorum: Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca yolları, köprüleri, fabrikaları, binaları değildir. O ülkenin insanlarının huzuru, adalete güveni, geleceğe dair umutları ve düşüncelerini özgürce ifade edebilmeleridir.
Çünkü güçlü toplumlar, sorunların konuşulmasından değil, sorunların konuşulamamasından zarar görür.
Belki her düşündüğümüzü yazamıyoruz.
Belki bazı cümleleri yarım bırakıyor, bazı kelimeleri içimize gömüyoruz.
Ama içimizdeki vicdanın sesini bütünüyle susturmak mümkün değil.
Kalem bazen susar, kelimeler bazen kâğıda dökülemez. Fakat yazılamayan gerçekler, insanın yüreğinde yaşamaya devam eder.
Ve unutulmamalıdır ki bazen bir gazetecinin en ağır yükü yazdıkları değil, yazmak isteyip de yazamadıklarıdır.
İşte bu yazı, biraz da yazamadıklarımın sesidir.