Bir çaya çıkıyorum” denirdi ama dönüş yatsıyı bulurdu. Kahvede saat tutulmazdı. Zaman orada başka akardı. Günün bütün yorgunluğu burada atılırdı. Sınırsız, sonsuz ve sansürsüz...
MAHALLE KAHVELERİ
Yalanın, şakanın, küfrün havada uçuştuğu mekanlar.
İlk tiyatro sahnesi, ilk filim repliği... İlk havadisler, son havadisler...
Akşam ezanı okunmaya yakın, mahallede bir hareket başlar, erkekler yavaş yavaş evden çıkar, kahvenin yolunu tutardı. Evde misafir yoksa ki bazen misafir bile kahveye götürülürdü. Kadınlar ve çocuklar bir arada erkekler kahvede ... “Bir çaya çıkıyorum” denirdi ama dönüş yatsıyı bulurdu. Kahvede saat tutulmazdı. Zaman orada başka akardı. Günün bütün yorgunluğu burada atılırdı. Sınırsız, sonsuz ve sansürsüz...
Semaverde çay kaynar, bardaklar hiç boş kalmazdı. Sigara dumanı tavana doğru ağır ağır yükselir, soba kokusuna karışırdı. Tespihler sallanır, gün görmemiş küfürler edilirdi. Eve dönünce üst baş kahve kokusu taşırdı ama kimse bundan rahatsız olmazdı. Çünkü o koku kahvenin kokusuydu, günün yorgunluğunun kokusuydu. Tavla sesleri... Okey taşları... Bazen laf uzar, tartışma kızışırdı ama kimse kırılmazdı. Herkes birbirini tanırdı çünkü.

Televizyon çıkınca kahveler iyice doldu. Maç günleri ayakta izleyenler olurdu. Gol olunca sandalyeler devrilir, herkes ayağa fırlardı. Hakeme söylenilir, sonra gülünüp geçilirdi. Maç bitince sinir de biterdi.
Her mahallenin, hatta her mesleğin kahvesi vardı. Demirciler kendi kahvesine giderdi, kalıpçılar başka yere. İşçiler, memurlar, öğretmenler... Kimse kimseyi arayıp çağırmazdı. Yemek biter, son lokma ağızdayken bile ayağa kalkılır, hava kararmışsa kahvenin yolu tutulurdu. Bu bir alışkanlıktı, hatta biraz da ihtiyaçtı.
Kahvede sadece oyun oynanmazdı. Orası mahallede olup bitenin konuşulduğu yerdi. Kim hasta, kim borçlu, kimin oğlu askere gidecek, kimin kızı üniversiteyi kazanmış… Hepsi orada öğrenilirdi. Parası olmayan utanmazdı, çünkü bilirdi ki biri el uzatır. İşi olmayan için “bir soralım” denirdi. Kimsenin derdi tek başına kalmazdı.
Birinin yüzü asıksa hemen fark edilirdi. “Hayırdır, neyin var?” diye sorulurdu. Susmak zor olurdu. Bir çay daha söylenir, mesele yavaş yavaş anlatılırdı. Dinleyen çoktu. Okey masasında oynayanlardan çok izleyenler konuşurdu. Kahkahalar yüksek sesle atılır, kahve nadiren sessizleşirdi. Argo şakalar havada uçuşurdu. Yalancılar, kibirliler, ağalar, beyler, yoksullar, hamallar, aynı masalarda, yan yana otururlardı. Birbirlerine çay ısmarlar, birbirlerinin hatırını sorarlardı. Akşam yedikleri yemeklerin lezzetini paylaşır, hanımlarının ne kadar hamarat olduklarını anlatırlardı. En edepsiz sözler burada edilirdi. En utanmaz şakalar burada yapılırdı. Birbirlerine taktıkları lakaplarla seslenirlerdi.
Sonra zaman değişti. Mahalleler büyüdü, apartmanlar yükseldi. İnsanlar çoğaldı ama yakınlık azaldı. Kahveler birer birer kapandı. Kapanmayanlar da eski tadını kaybetti. Gençler yolunu unuttu. Yerlerine kafeler açıldı. Masalar var, sandalyeler var, kahve var ama o kahve değil. O duman, o koku yok. Oturuluyor ama birlikte olunmuyor. Konuşuluyor, ama havadan sudan. Dil farklı, kelime farklı, cümle farklı. Düşünce farklı, zihniyet farklı. Hayaller farklı, umutlar farklı. Beklentiler farklı, ufuklar farklı. Herkes kendi masasında, kendi ekranında. Aynı masada oturanlar birbirine bakmıyor. Kim geldi, kim yok, kim üzgün bilinmiyor. Kimsenin derdi kimseye dokunmuyor.
Demem o k i mesele sadece kahvelerin kapanması değil. Mesele bir arada olmayı bilmenin kaybolması. Birbirini kollamanın, sormanın, paylaşmanın azalması.
Mahalle kahveleriyle birlikte, insanlar sessizce çekildi hayatımızdan.