1970'li yıllarda Adıyaman’ın nüfusu 30 bin civarındaydı. Şehrin çevresindeki tarım arazilerinin hemen hepsinde sulu tarım yapılırdı. Şehir büyüdükçe bu tarlalar iskâna açıldı.
Kendi şehrimden örnek vereyim.
1970'li yıllarda Adıyaman’ın nüfusu 30 bin civarındaydı. Şehrin çevresindeki tarım arazilerinin hemen hepsinde sulu tarım yapılırdı. Şehir büyüdükçe bu tarlalar iskâna açıldı. Fiyatları arttığı için tarla sahipleri karşı çıkmadılar. Yüksek yüksek fiyatlarla sattılar arazilerini.
Tabi önce su kaynakları kurudu. Arkasından sebze üretimi düştü. Derken şehrin ihtiyacı önce ilçelerden daha sonra yakın illerden karşılandı. Zamanla yerli üretici kalmadı. İş tamamen büyük üreticilere ve komisyonculara kaldı.
Durum böyle olunca ürün yetiştirmek zorlaştı. Mecburen stoklamaya başladılar. Bununla yetinmeyip, talepleri karşılayabilmek için ürünleri hızla olgunlaşmaya zorladılar. Bunun için de kimyasallar kullanmaktan çekinmediler.
Türkiye’nin hemen her yerinde manzara aynı.
Sonuç: Tarım alanlarını imara açarak hem su kaynaklarını kuruttuk hem de organik üretimi bitirdik. Yetmedi, dikey yapılarla sosyal dokuyu bozduk.
İnsanlar kapı komşusunu tanımaz hale geldi.
Şehirleşmenin doğal sonucu diyerek işin içinden sıyrılamayız.
Bugün bile şehrin aksını ve ilgi alanını değiştirerek tarımı kurtarabiliriz.
***
Tarım bu ülkenin vazgeçilmezi.
Sağlıklı ürünler yanında sosyal dokuyu güçlendiren bir etkisi var.
Hem de endirekt değil, direk bir etki...
Toprağın azalması, verimsizleşmesi (her bakımdan) insanlığın sonu demektir.
Suyun üstünde ve mağaralarda yaşamayacağımıza göre toprağın değerini bileceğiz.