Yavaş, 23 Eylül'de yaptığı açıklamayla CHP üyeliğinden ayrıldığını ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini bağımsız olarak sürdüreceğini kamuoyuna duyurdu.
Mansur Yavaş Doğru Olanı Yaptı
Dünya yine hareketli bir haftayı geride bırakıyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndan ABD-Çin rekabetine, bölgemizde giderek ağırlaşan jeopolitik gelişmelerden ekonomiye kadar pek çok önemli başlık gündemdeydi.
Ancak Türkiye siyasetinde bütün bu yoğun gündemin arasından öne çıkan gelişmelerden biri, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş'ın CHP'den istifa ederek siyasi yoluna bağımsız devam etme kararı oldu.
Yavaş, 23 Eylül'de yaptığı açıklamayla CHP üyeliğinden ayrıldığını ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevini bağımsız olarak sürdüreceğini kamuoyuna duyurdu.
Bu kararın doğru okunması gerektiğini düşünüyorum.
Mansur Yavaş siyasete milliyetçi gelenekten gelen bir isim olarak başladı. Daha sonra siyasi yolculuğunu CHP çatısı altında sürdürdü ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığına seçildi. Ancak onu Türk siyasetinde farklı bir yere taşıyan hususlardan biri, her tartışmanın içerisine giren, her mikrofona konuşan veya her siyasi polemiğin tarafı olmaya çalışan bir görüntü vermemesiydi.
Kimileri bu tavrını çekingenlik olarak değerlendirdi. Kimileri ise bunun, siyasette giderek azalan “az konuşup işine bakma” anlayışının bir yansıması olduğunu düşündü.
Sonuçta ortaya ilginç bir siyasi tablo çıktı:
Yavaş, yalnızca CHP seçmeninden değil; milliyetçi, muhafazakâr, Atatürkçü ve farklı siyasi görüşlerden seçmenlerin de dikkatini çeken bir siyasetçi hâline geldi. Elbette kendisine yönelik eleştiriler de var. Ankara'nın trafik ve ulaşım sorunları başta olmak üzere belediyecilik hizmetleri üzerinden geçmiş dönemlerle kıyaslamalar yapılıyor. Buna rağmen Yavaş, Ankara siyasetindeki ağırlığını koruyan önemli aktörlerden biri olmaya devam ediyor.

CHP'deki son gelişmeler ise onu oldukça zor bir siyasi kavşağa getirdi.
“Mutlak butlan” tartışmaları sonrasında yaşanan ayrışmalar, Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel'in yollarının ayrılması ve Yeni Parti'nin kurulması, yalnızca CHP'nin değil, muhalefetin genel siyasi tablosunu da değiştirdi. Yavaş açısından mesele daha da hassastı. Bir tarafta kendisini CHP'ye kazandıran ve yıllarca birlikte siyaset yaptığı Kemal Kılıçdaroğlu, diğer tarafta beraber yol yürüdüğü pek çok siyasetçinin yer aldığı yeni siyasi yapı vardı.
Böyle bir tabloda uzun süre ortada kalmak kolay değildi.
Yavaş sonunda üçüncü bir yolu tercih etti: Bir başka partiye geçmek yerine bağımsız kalmak.
Bence üzerinde asıl düşünülmesi gereken nokta da burasıdır.
Türkiye'nin bugün ihtiyacı yalnızca güçlü bir iktidar değildir. Türkiye'nin güçlü, sorumluluk sahibi ve devlet meselelerinde ortak aklı önceleyebilen bir muhalefete de ihtiyacı vardır.
Çünkü içinde bulunduğumuz coğrafya sıradan bir coğrafya değil.
Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e, Kıbrıs'tan Ege'ye, Suriye'den Orta Doğu'ya kadar Türkiye çok ciddi sorunlarla çevrili. Küresel güç mücadelesinin sertleştiği, ekonominin vatandaşın günlük hayatını doğrudan etkilediği böyle dönemlerde devlet yönetiminde akıl, tecrübe ve kararlılık kadar; muhalefette de sağduyu ve sorumluluk önemlidir.
İktidar ile muhalefetin birbirinin düşmanı olmadığı gerçeğini artık daha güçlü biçimde hatırlamamız gerekiyor.
Siyasi rakiplik başka, devlet meselesi başkadır.
Bu açıdan 9 Eylül'de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Mansur Yavaş'ın Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde bir araya gelmesini de önemli buluyorum. Görüşmenin Ankara'daki metro ve diğer yatırımlarla ilgili olduğu Yavaş tarafından açıklandı. Bir belediye başkanının, siyasi görüş ayrılıklarını bir kenara bırakarak şehrinin meseleleri için Cumhurbaşkanı ile görüşebilmesi aslında demokratik sistemlerde son derece doğal olması gereken bir durumdur.
Türkiye'nin normalleşmeye ihtiyacı varsa, normalleşmenin fotoğrafı biraz da budur.
Aynı düşünmek zorunda değiliz.
Aynı partiye oy vermek zorunda da değiliz.
Ama aynı ülkenin geleceği söz konusu olduğunda aynı masaya oturabilmeliyiz.
Türkiye çeyrek asra yaklaşan bir dönemde Recep Tayyip Erdoğan'ın ülke siyasetindeki belirleyici ağırlığıyla çok önemli süreçlerden geçti. Bu dönemin destekleyenleri olduğu kadar sert biçimde eleştirenleri de oldu ve olacaktır. Demokrasinin doğası da zaten budur.
Ancak Türkiye'nin geleceği yalnızca iktidarın güçlü olmasıyla kurulamaz. Muhalefetin zayıflamasından medet ummak da ülkeye uzun vadede kazanç sağlamaz.
Güçlü devlet; güçlü kurumlar, güçlü parlamento, güçlü yerel yönetimler, güçlü iktidar ve güçlü muhalefetle mümkündür.
Siyasette mücadele elbette olacak. Eleştiri olacak, tartışma olacak, farklı projeler ve farklı Türkiye tasavvurları yarışacak.
Ama bunun adresi demokratik siyaset ve nihayetinde sandık olmalıdır.
Millet kararını verir; siyasetçi de milletin kararına saygı duyar.
Bugün Türkiye'nin önünde ekonomik, sosyal ve jeopolitik açıdan kolay olmayan bir dönem bulunuyor. Böyle zamanlarda içeride bitmeyen kavgalarla enerji tüketmek yerine devletin bütün kurumlarını güçlendirmek ve siyasi rekabeti ülkenin ortak çıkarlarının önüne geçirmemek gerekir.
Mansur Yavaş'ın CHP'den ayrılarak başka bir partiye geçmek yerine bağımsız kalmayı tercih etmesini ben bu açıdan önemli buluyorum.
Bundan sonra nasıl bir siyasi yol izleyeceğini zaman gösterecek.
Ancak Türkiye siyasetinin bugün belki de en fazla ihtiyaç duyduğu şey, birbirine bağıran siyasetçilerden çok; gerektiğinde birbirleriyle konuşabilen, devletin ve milletin ortak meselelerinde aynı masaya oturabilen siyasi aktörlerdir.
Çünkü Türkiye'nin gücü, bir tarafın diğer tarafı yok etmesinden değil; farklılıklarına rağmen kurumlarının birlikte çalışabilmesinden doğar.
Mücadele siyasette olsun.
Kararı sandık versin.
Ve kim kazanırsa kazansın, sonunda Türkiye kazansın.