Bazı ölümler yalnızca bir insanı kaybettiğini hatırlatmaz. Gençliğini, kavgasını, mahpushanesini; aynı sokaklarda yürüdüğü oturduğu yılları da alıp önüne koyar.

ADIYAMANLI SIRRI SÜREYYA ÖNDER

Bazı ölümler insana yalnızca bir insanı kaybettiğini hatırlatmaz. Çocukluğunu, gençliğini, kavgasını, mahpushanesini; aynı sokaklarda yürüdüğü, aynı sıralarda oturduğu yılları da alıp önüne koyar.

Sırrı Süreyya Önder’in ardından benim yaşadığım duygu biraz da budur.

Türk siyasetinin nevi şahsına münhasır isimlerinden Sırrı Süreyya Önder’le yalnızca hemşehri değildik. Sıra ve sınıf arkadaşıydık.

İkimiz de 1962 doğumluyduk. Ben mart ayında, Sırrı ise temmuz ayında dünyaya gelmişti. Adıyaman’da aynı okulun koridorlarında koşturmuş, aynı sınıfta ders dinlemiş, aynı şehrin havasını solumuştuk.

Ortaokul 3/A renkli bir sınıftı. Sonraki yıllarda belediye başkanlığı ve milletvekilliği yapan Hüsrev Kutlu 111, ben 107, Sırrı Süreyya Önder ise 55 numaralı öğrenciydi.

Ama bizim kuşağımız sıradan bir dönemin çocukları değildi.

Bizi önce aynı sıra, sonra ideolojiler ayırdı

1970’li yıllar Türkiye’nin sağ-sol kamplaşmasının giderek sertleştiği yıllardı. Henüz ideolojik ayrışmalar bizi birbirimizden koparmadan önce aynı sınıfın çocukları olarak kardeş gibiydik.

Rıza Bilgiç de bizim sınıftaydı. Zaman zaman üçümüz bir araya gelir, ortaokulun arkasındaki evlerinde oturur, sohbet ederdik. Bazen saz çalınır; Mahzuni Şerif’ten, Neşet Ertaş’tan türküler dinlenirdi.

Bugünden geriye baktığımda düşünüyorum da…

Aynı türküyü dinleyen çocukların birkaç yıl içerisinde birbirinden tamamen farklı siyasi dünyalara savrulacağını kim bilebilirdi?

Sonra Türkiye gerildi, Adıyaman gerildi, okullar gerildi.

Bir gün okulun bahçesi karıştı. Sağcı-solcu öğrenciler birbirine girdi. Kavgalar, taşlar, silah sesleri…

Ben o dönem Hüsrev Kutlu ile birlikte ilkokul yıllarından beri Nurcu çevrelerin derslerine gidiyor, namazında niyazında bir genç olarak yetişiyordum. O günlerde yaşadığımız olaylar ve çevremizden dinlediklerimiz bizi de hızla siyasetin içine çekti.

Çok geçmeden kendimizi Ülkü Ocaklarında bulduk.

Bir zamanlar aynı sırayı, aynı sofrayı, aynı türküyü paylaştığımız arkadaşlarla artık sağcı ve solcu olarak karşı karşıya gelmiştik.

Türkiye’nin trajedisi biraz da buydu zaten.

Aynı mahallenin çocuklarını, aynı okulun öğrencilerini, aynı memleketin evlatlarını ideolojiler birbirinden ayırmıştı.

İkimiz de yetimdik, ikimiz de çok okuyorduk

Sırrı’nın babası Ziya Önder sosyalist düşünceye sahip, Türkiye İşçi Partisi’nin Adıyaman’daki kuruluşunda yer almış bir isimdi. Sırrı’nın yetiştiği aile ortamının siyasi düşüncesinin şekillenmesinde kuşkusuz önemli etkisi vardı.

Hayatımızın ortak taraflarından biri de babasızlıktı.

İkimiz de küçük yaşlarda babalarımızı kaybetmiş, hayatın sert yüzüyle erken tanışmıştık.

Bir başka ortak noktamız ise okumaktı.

Hareketli, mücadeleci, hatta dönemin diliyle “militan” gençlerdik ama aynı zamanda çok okuyorduk. Okul kitaplarıyla yetinmiyor; ideolojimizi, tarihimizi ve dünyayı anlamaya çalışıyorduk.

Sırrı Süreyya; Fatma Gebizli ve Orhan Bakır gibi sol çevreden insanların tavsiye ettiği eserleri okurken, ben Ülkü Ocaklarında Mehmet Özkan ve Muhsin Baltacı büyüklerimizin tavsiye ettiği kitapları okuyordum. Şiirler, marşlar ezberliyor; dünyanın nasıl olması gerektiği üzerine kafa yoruyorduk.

Ne garip…

İkimizin de hayali büyük, istikameti birbirinin tam tersiydi.

Ben, Sovyet hâkimiyeti altındaki Türklerin bağımsızlıklarına kavuşmasını ve Türk dünyasının bütünleşmesini hayal ediyordum.

Sırrı ise işçi sınıfının öncülüğünde sosyalist bir düzenin kurulacağına inanıyordu.

İkimiz de memleketi kurtarmaya taliptik!

Fakat daha kendi gençliğimizi kurtaramadan Türkiye’nin en sert dönemlerinden birinin içine düştük.

Son durak: 12 Eylül zindanları

Lise yıllarının ardından olayların içerisine daha fazla sürüklendik. Bir süre aranan gençler olarak yaşadık.

Ardından 12 Eylül 1980 darbesi geldi.

Bu defa sağcısı da solcusu da aynı devletin cezaevlerindeydi.

Sırrı da yakalandı, ben de…

İşkencelerden, cezaevlerinden, mahkemelerden geçtik.

Dün okul bahçesinde birbirine taş atan çocuklar, şimdi aynı dönemin zindanlarında farklı koğuşlarda aynı acıları yaşıyordu.

12 Eylül’ün belki de üzerinde en fazla düşünmemiz gereken taraflarından biri budur.

Bir nesil birbirine kırdırıldı. Sonra o neslin sağcısı da solcusu da cezaevlerine dolduruldu.

Yıllarımız gitti.

Gençliğimiz gitti.

Arkadaşlarımız gitti.

Ama o günlerden geriye, insanın zihninden silemediği hatıralar kaldı.

Sırrı Süreyya’nın cezaevi yıllarında ağır işkenceler gördüğünü biliyordum. Bizim ülkücü camiadan arkadaşlarımız da benzer acıları yaşadılar. İdeolojilerimiz farklıydı ama işkencenin sağı solu yoktu. Acı, hepimizin bedeninde aynı acıydı.

Sonra bir film çıktı karşıma: Beynelmilel

Cezaevinden çıktıktan sonra hayat bizi yeniden farklı yönlere savurdu.

Sırrı İstanbul’a gitti. Sinema ve sanat çevresine girdi. Yeteneği, zekâsı ve güçlü gözlem kabiliyeti zamanla kendisine yeni bir yol açtı.

Ve yıllar sonra karşıma Beynelmilel çıktı.

Sırrı Süreyya Önder’in senaryosunu yazdığı ve Muharrem Gülmez’le birlikte yönettiği film, 12 Eylül sonrasının atmosferini onun bildiği coğrafyanın insanları üzerinden anlatıyordu. Film 29 Aralık 2006’da gösterime girdi.

Filmi izlerken yalnızca sinemadaki karakterleri görmedim.

Bizim gençliğimizi gördüm.

Adıyaman’ı gördüm.

12 Eylül’ü gördüm.

Kaybolan yıllarımızı gördüm.

Filmden sonra “Sırrı Süreyya Önder ve Beynelmilel” başlığıyla bir yazı kaleme aldım. Sırrı’nın hayat hikâyesini ve başarısını anlatıyor, eski bir sınıf arkadaşı olarak kendisini tebrik ediyordum.

Bir gece geç saatte telefonum çaldı.

Arayan Sırrı’ydı.

Sesi titriyordu. Ağlamaklı bir sesle:

“Yav Zeynal gardaşım, beni ağlattın bu yazıyla. Teşekkür ederim.”

dedi.

Aradan geçen onca yıl…

Sağ-sol kavgaları…

Cezaevleri…

Ayrı siyasi yollar…

Hepsi bir anda ortadan kalkmıştı.

Telefonun iki ucunda yine Adıyaman’daki o ortaokulun iki öğrencisi kalmıştı.

Siyaset bizi ayırdı, insanlık yeniden buluşturdu

Sonraki yıllarda zaman zaman bayramlarda mesajlaştık. Meclise gittiğimde hâlini hatırını sordum.

Sırrı Süreyya Önder 2011’de İstanbul milletvekili olarak TBMM’ye girdi. Ardından Ankara milletvekilliği yaptı; yıllar sonra yeniden İstanbul’dan Meclise döndü ve TBMM Başkanvekilliğine kadar yükseldi.

Ben onun siyasi düşüncelerinin önemli bir bölümüne katılmadım.

O da muhtemelen benim düşüncelerimin önemli bir bölümüne katılmıyordu.

Ama dostluk zaten aynı şeyleri düşünmek değildir.

Asıl mesele, aynı düşünmediğiniz insanın insanlığına şahitlik edebilmektir.

Sırrı Süreyya Önder çok okuyan, sağdan soldan klasikleri, felsefeyi ve düşünce tarihini takip eden entelektüel bir insandı. Siyasi dili de klasik politikacı dilinden farklıydı. Mizahı vardı, hikâyesi vardı, Anadolu insanının dilini ve nüktesini biliyordu.

Belki de bu yüzden kendi siyasi mahallesinin çok ötesindeki insanlarla konuşabiliyordu.

TBMM’de vefatının ardından farklı siyasi partilerden milletvekillerinin yaptığı konuşmalar da onun farklı görüşlerden insanlarla kurduğu ilişkinin izlerini taşıyordu.

Sırrı Süreyya Önder 3 Mayıs 2025’te hayata veda etti.

Ardından çok şey söylendi, çok şey yazıldı.

Ben ise onu önce 55 numaralı sınıf arkadaşım Sırrı olarak hatırlıyorum.

Aynı okulun bahçesinde koştuğum, aynı türküyü dinlediğim, sonra ideolojilerimizin bizi iki ayrı tarafa savurduğu; 12 Eylül’de ise aynı ülkenin cezaevlerinde gençliğimizi bıraktığımız arkadaşım…

Ben ülkücüydüm, o sosyalistti.

Dünya görüşlerimiz farklıydı.

Siyasi tercihlerimiz farklıydı.

Ama bir insanı takdir etmek için onunla aynı siyasi görüşte olmak gerekmez.

Bir insanın inandığı şeyi bedel ödeyerek savunması, siyasi hayatında şahsiyetini koruması ve karşısındakinin de insan olduğunu unutmaması başlı başına kıymetlidir.

Ben Sırrı Süreyya Önder’i böyle hatırlıyorum.

Adıyamanlı hemşerim, çocukluk ve sınıf arkadaşım, yıllarca siyasi olarak karşı tarafta bulunduğum ama insanlığına şahitlik ettiğim eski bir arkadaşım olarak…

Bugün özellikle siyasetin dili bu kadar sertleşmişken, birbirimizi siyasi kimliklerimiz üzerinden yargılamadan önce geçmişimize bakmakta fayda var.

Çünkü bizim kuşak bunun bedelini çok ağır ödedi.

Biz aynı sıralarda oturduk.

Sonra sağcı-solcu olduk.

Birbirimize taş attık.

Sonra aynı darbenin zindanlarında işkencelerden geçtik.

Yıllar sonra yeniden konuştuğumuzda ise gördük ki bütün o büyük sloganların, kavgaların ve ayrılıkların gerisinde hâlâ aynı mahallenin, aynı okulun çocuklarıydık.

Şimdi dönüp kendi siyasi dünyama da şu soruyu sormak isterim:

İnandığımız değerleri anlatmak kolaydır. Peki onları hayatımızda Sırrı Süreyya Önder kadar yaşayabiliyoruz muyuz?

Sırrı, seninle aynı dünya görüşünü paylaşmadım. Ama seni tanıdım. Aynı sırada oturdum, aynı dönemin acılarından geçtim. Eğilip bükülmeden inandığını fikirlerine katılmasak ta savunduğuna şahit oldum.

Ve yıllar önce telefonda söylediğin o söz hâlâ kulağımda:

“Yav Zeynal gardaşım, beni ağlattın…”

Vefat haberini TV’de duyduğumda içim cız etti.

Türkiye Orijinal bir Adıyamanlıyı kaybetmiştik.