Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde yaşanan siyasi, ekonomik ve toplumsal çözülmeler, yalnızca bir imparatorluğun değil, bir dönemin değerler dünyasının da sarsıldığını gösteriyordu.
TÜRKİYE'DE TUZ MU KOKTU?
Toplumsal Çürüme ve Kaybolan Ahlaki Değerler
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde yaşanan siyasi, ekonomik ve toplumsal çözülmeler, yalnızca bir imparatorluğun değil, bir dönemin değerler dünyasının da sarsıldığını gösteriyordu.
Keçecizade Fuad Paşa'ya atfedilen bir söz vardır:
“Onlar dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz; Osmanlı yine de yıkılmıyor.”
Bu sözün tarihî kaynağı tartışmalı olsa da anlatmak istediği gerçek üzerinde düşünmeye değer.
Bir devleti yalnızca dışarıdan gelen saldırılar yıkmaz. Asıl tehlike, içeriden başlayan ahlaki çürüme, adaletsizlik, liyakatsizlik ve kamu malına uzanan ellerdir.
Bugün ülkemizde yaşanan bazı olaylara, gündeme gelen yolsuzluk iddialarına, dolandırıcılıklara ve toplumsal yozlaşmaya baktığımızda insan ister istemez soruyor:
Biz nereye gidiyoruz?
Devletin Malı Deniz mi?
Bir tarafta geçim mücadelesi veren, vergisini ödeyen, alın teriyle ailesini geçindirmeye çalışan milyonlarca insan...
Diğer tarafta ise devletin imkânlarını şahsi çıkarlarına dönüştürmeye çalışan bir anlayış.
Küçük işletmesini büyütmesi için verilen destek kredisini yatırım imalat ve o hedeflere kullanmak yerine lüks otomobile, yazlığa veya faiz gelirine dönüştürenler...
İşsiz olmadığı hâlde kendisini işsiz göstererek işsizlik ödeneği almaya çalışanlar...
Sosyal yardımlardan yararlanmak için sahte boşanmalar yapanlar, bakmadığı yakınına bakıyormuş gibi göstererek devlet desteği almaya kalkışanlar...
Üretmediği hâlde üretmiş gibi belge düzenleyerek tarımsal desteklerden yararlananlar...
Şirketinin içini boşaltıp borcunu ödememek için kendisini zararda gösterenler...
Sahte faturalarla vergi kaçıranlar, kamu kaynaklarını kişisel harcamalarına kullananlar...
Bunlar yalnızca birer ekonomik usulsüzlük örneği değildir. Aynı zamanda toplumsal vicdanı yaralayan ahlaki sorunlardır.
Üstelik mesele sadece küçük hesaplarla sınırlı değil.
Milletin parasını yönetmekle görevlendirilen bazı kişilerin fonları ve emanet edilen kaynakları kötüye kullandığı yönündeki iddialar, kamuoyunda ciddi güven kaybına yol açıyor.
Kamu görevini şahsi kazanç kapısına dönüştüren, siyasi veya bürokratik yakınlıklarını kullanarak ihale peşinde koşan, yapmadığı işin parasını almaya çalışan anlayış da aynı çürümenin bir başka yüzüdür.
Elbette bütün bu örneklerde iddia ile kesinleşmiş suçu birbirinden ayırmak gerekir. Ancak ortaya çıkan her usulsüzlük, devletin denetim mekanizmalarının ve toplumun ahlak anlayışının yeniden sorgulanmasını zorunlu kılıyor.
Kimisi Kaşıkla, Kimisi Kepçeyle!
Bir zamanlar büyüklerimiz, “Devlet malında yetim hakkı vardır.” derdi.
Bugün ise ne yazık ki bazı çevrelerde kamu malını kişisel kazanca dönüştürmek neredeyse bir beceri gibi görülüyor.
Kimisi kaşıkla, kimisi kepçeyle kamu kaynaklarından pay kapmaya çalışıyor. Bazıları ise kaşığı kepçeyi bir kenara bırakıp doğrudan tencereye uzanıyor!
İşin acı tarafı, bütün bunlar yapılırken devletin değil, aslında milletin soyulduğunun unutulmasıdır.
Çünkü devletin kasasındaki para, birilerinin babasından kalan miras değildir.
O para; çiftçinin alın teridir, işçinin emeğidir, esnafın vergisidir, emeklinin fedakârlığıdır.
Birileri haksız kazanç elde ederken bunun bedelini dürüst vatandaş ödüyor.
Asıl Tehlike Suçun Normalleşmesidir
Her gün haberlerde cinayetler, dolandırıcılıklar, sahtekârlıklar, şiddet olayları ve yolsuzluk iddialarıyla karşılaşıyoruz.
Elbette ülkemizin tamamını bu karanlık tabloyla değerlendirmek haksızlık olur. Bu topraklarda hâlâ namusuyla çalışan, helal kazancından şaşmayan, devletine ve milletine sadakatle hizmet eden milyonlarca insan var.
Ancak asıl tehlike, yanlışların giderek sıradanlaşmasıdır.
Bir insanın haksız kazanç elde etmesi kadar, çevresindekilerin bunu görüp “O da işini biliyor!” diyerek normal karşılaması da düşündürücüdür.
Çünkü toplumlar yalnızca suç işleyenler yüzünden değil, yanlışlara alışanların çoğalmasıyla da yozlaşır.
Tuz Kokarsa Ne Yapacağız?
Eskiler, “Et kokarsa tuzlanır, ya tuz kokarsa?” diye sorardı.
Bugün üzerinde düşünmemiz gereken soru tam da budur.